Greenpeace'in gemisi Rainbow Warrior, genleriyle oynanmış soya taşıyan Rhein adlı geminin limandan çıkışını engelliyor.
Rainbow Warrior'ın bombalanması; bütün dünyayı şok eden ve
devlet eliyle gerçekleştirilmiş bir saldırıydı. 10 Temmuz 1985'te patlayan iki
bomba, Yeni Zelanda'nın en büyük şehri Auckland'da Greenpeace amiral gemisinin
batmasına ve Portekizli fotoğrafçı Fernando Pereira'nın ölümüne sebep olmuştu.
Paris'in resmi olarak reddetmesine rağmen, Yeni Zelanda
polisi olayla ilgili olarak Alain Mafart ve Dominique Prieur adlı iki gizli
servis ajanını tutuklamıştı. Kısa sürede gerçek inkar edilemez bir şekilde
ortaya çıktı: Saldırı; Fransa'nın Güney Pasifik'teki nükleer denemelerini
protesto eden Greenpeace'i durdurmak için tasarlanmıştı.
O gün güvertede; Rainbow Warior'ın 14 kişilik
mürettebatından 8'i bulunuyordu: kaptan Peter Willcox, kampanyacılar Steve
Sawyer ve Hans Guyt, ikinci kaptan Martini Gotje, baş mühendis Davey Edwards, doktor
Andy Biedermann, radyo operatörü Lloyd Anderson ve Fernando Pereira.
Gece yarısından kısa süre önce; suda botun hemen yanında
görülen mavi bir elektrik şimşeğini büyük bir patlama izledi. Şu anda Lahey'de
yaşayan Hans Guyt olayı şöyle hatırlıyor: "Ortalık toz domandı; Fernado'nun
aşağıya, kamarasına gittiğini hatırlıyorum. Bana, 'Kameralarımı alacağım.'
demişti. Martini ile birlikte diğer kamaraları kontrol etmek ve içeride
kalanları dışarı çıkarmak için koridor boyunca koştuk. Bu Fernando'yu son
görüşüm oldu."
Peter Willcox açıklamaya devam ediyor, " Fernando su
seviyesinin altındaki kamarasındayken ikinci bomba patladı. Patlama o bölümü
parçaladı, kamaranın kapısını kapattı ve Fernando odasında sıkışıp kaldı."
Sabah 4 sularında polis Fernando Pereira'nın cesedine
ulaştı. Kamarasında kamera çantasının kayışı bir bacağına dolaşmış halde
boğulmuştu.
Miço Bunny McDiarmid ve üçüncü mühendis Henk Haazen o gece
karadaydı. "Polisin bana söylediğine göre, Bunny ve ben o gece kamaramızda
olsaydık havaya uçmuştuk. Çünkü ilk bomba tam bizim ranzamızın altında
patlamış." diyen Henk Bunny ile birlikte, hala Auckland yakınlarında
yaşıyor.
"Fernando'nun ölümü beni harab etmişti." diye
açıklayan aşçı Nathalie Thomas-Mestre şu anda İngiltere'de yaşıyor. "Onun
iki çocuğuyla tanışmıştım. Onunla birlikte Avrupa'ya yelkenli ile yolculuk
yapmıştık. İkimiz de güneşi çok severdik ve Pasifik'teyken çoğu zaman
birbirimize sarılıp 'Burada olduğumuz için ne kadar şanslıyız' derdik.
Bunny McDiarmid için o dönem dayanılmaz derecede üzücü
zamanlardı. "Fernando çocuklarını çok seven ve sık sık onlardan bahseden
bir babaydı. Artık ben de bir ebeveynim ve bu Fernando'nun öldürülmesi ile
ilgili asla kabullenemediğim kısım. O iyi bir adam, iyi bir baba, iyi bir
fotoğrafçı ve takım üyesiydi. Ölmesi çok yanlıştı ve dindar bir insan olmamama
rağmen bir parçam hala bunu yapan insanların cehennemde yanacaklarına inanıyor.
O geceyi hatırlayan Peter Willcox'un sesindeki öfke hala
duyulabiliyor: "Patlamalar o kadar güçlüydü ki o gece gemide bulunan herkesi
öldürebilir ve bunu umursamazlardı."
O zamanlar Soğuk Savaş en yüksek noktadaydı ve beş nükleer
güç –ABD, Sovyetler, Fransa, Britanya ve Çin- düzenli olarak nükleer silah denemeleri
yapıyorlardı. Fransa, denemeleri Güney Pasifik'te Tahiti'nin doğusundaki bir
mercan adası olan Moruroa'da yapıyordu.
Aynı dönemde, tüm Avrupa, Kuzey Amerika, Japonya ve Güney
Pasifik'te büyük çaplı bir barış hareketi de yükseliyordu. Demir Perde'nin
sınırları boyunca yeni Amerikan ve Sovyet nükleer füzelerinin yayılması ve
artan nükleer gerginlik; Avrupa ve Amerika'da yüz binlerce insanın sokaklara
dökülmesine sebep olmuştu.
Greenpeace bu hareketin lider seslerinden biriydi.
Greenpeace gemileri ABD ve İngiliz nükleer gemilerinin Yeni Zelanda'yı ziyaret
edişini protesto edenlere katılıyordu. Greenpeace gemisi Vega, nükleer testleri
protesto etmek amacıyla Moruroa'ya yelken açmıştı. 1984'te Yeni Zelanda'da
ülkeyi nükleerden arındırılmış bölge yapacağına söz veren David Lange
liderliğindeki İşçi Partisi hükümete geldi.
Hareketin bir bölümü ise Tahiti'deydi. 1985'te Oscar Temaru,
Tahiti'deki nükleer karşıtı ve bağımsızlık yanlısı Tavini Huiraatira Partisi'nin
lideri ve ülkenin en büyük kenti Fa'aa'nın belediye başkanıydı. Düşünceleri
radikal bulunduğu için Fransa tarafından dışlanan Temaru, 20 yıl sonra bugün
Fransız Polinezyası'nın başkanı.
Bu senenin başında, Fransa'nın uzun süredir bölgedeki
işbirlikçisi olan ve nükleer testleri savunan Gaston Flosse'yi seçimlerde
mağlup etti. Tahiti Parlamentosu'ndaki ofisinden konuşan Başkan Temaru Rainbow
Warrior'ın bombalanışını duyuşunu anımsıyor. "Olayın Fransız Hükümeti
tarafından tertiplendiğini hemen anlamıştım. Bundan emindim; çünkü o sene
Greenpeace'ten Rainbow Warrior ve diğer yatlarla birlikte Moruroa'ya bir
protesto yolculuğu düzenlemeyi planladıklarına dair bir mektup almıştım. Belki
de Fransız gizli polisi bu mektubu okumuştu."
Temaru Moruroa'yı ilk defa 1975'te ziyaret etmiş ve gölün
etrafındaki radyoaktif kirlilik uyarılarını görünce sesini yükseltmeye karar
vermişti. Şimdi başkan olarak Fransız Hükümeti'nin Moruroa ve yakındaki
Fangataufa mercan adalarındaki test bölgelerinin nükleer kirlilikten
temizlenmesinin sağlanmasını ve sağlıkları etkilenmiş işçiler ile o dönemin
askeri personelinin zararlarının karşılanmasını istiyor.
Bombalamalardan sonra "Gökkuşağını batıramazsınız"
Greenpeace'in yeni sloganı oldu ve Yeni Zelanda Matauri Körfezi'nde yapay bir
resifte batan geminin yerine 1989'da ikinci bir Rainbow Warrior (Gökkuşağı
Savaşçısı) yapıldı. Yeni yelkenli gemi 1992'de Moruroa'ya gitti ve Fransa'yı
nükleer testlerle ilgili bir moratoryuma katılması için çalıştı. Yeni Fransız
Başkanı Jacques Chirac testleri yeniden başlatarak küresel bir öfkeye neden
olunca gemi 1995'te bölgeye yeniden gitti.
1995 yılında Tahitili protestocuların ve küçük bir yat
filosunun da katılımıyla Rainbow Warrior tüm dünyada beklenmedik bir muhalefeti
tetiklemeyi başardı. Fransa 1996 yılı başlarında nükleer denemelere sonverek
test alanını kapattı. Diğer dört nükleer güç de denemeleri durdurarak Eylül
1996'da Birleşmiş Milletler'de Kapsamlı DenemeYasağı Anlaşmasını (Comprehensive
Test Ban Treaty: CTBT) imzaladı. Hindistan ve Pakistan'ın 1998'de denemeler
yaparak nükleer 'klüp'e girmesine rağmen CTBT bugün 120 ülke tarafından
onaylanmış durumda.
Mürettabatın biraraya geldiği Auckland'daki yeni bir
toplantıda 20 yıl önceki olayları hatırlayan Martini Gotje, kampanyanın henüz
sona ermediğini söylüyor. "Evet, Fransa denemeleri durdurdu ve, evet,
Fransız Polinezyası, nükleer karşıtı Başkan Oscar Temaru'yu seçti. Ancak
dünyayı defalarca yok etmeye yetecek nükleer silah hâlâ var ve Fransızlar'ınki
de buna dahil. Ve uluslararası toplumun karşı çıkmasına rağmen İsrail,
Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore de nükleer bombalar edindiler."
1995'te Fransa tarafından yapılan nükleer denemenin denizde
fırlatılan yeni bir balistik füze başlığını test etmek amaçlı olduğunu ve bu
silahın askeri kullanım için daha yeni hazır hale getirildiğine işaret eden
Gotje'ye göre, "Fransa ve diğer tüm nükleer güçler silahsızlanmaya
başlamadıkça dünya radyoaktif kirlilikten ve nükleer savaş tehditinden korunmuş
sayılamaz."
Steve Sawyer, o gün ile bugün arasında yuttaşlık hakları ve
özgürlükleri bağlamında pek az değişiklik görüyor: "Rainbow Warrior'ın
bombalanması demokratik haklara hukuk kurallarına bir saldırıydı. Eskiden beri
sahip olduğumuz hakların 11 Eylül'den sonra bu derece kısıtlanması ve
azaltılması beni hayretler içinde bırakıyor. Milli güvenlik bir kez daha
gizliliği, acımasızlığı ve devlet gücünün suistimalini haklı göstermek için
kullanılıyor, tıpkı 1985'te Fransa'nın yaptığı gibi."
Paris Elysee Sarayı'ndan biri durup Rainbow Warrior'ı
bombalamanın sonuçlarını düşünseydi, yaptıklarının bu kadar destekledikleri
nükleer deneme programının sonunu yaklaştıracağını öngöremezdi. Fernando Pereira'nın
ölümüne neden olan bu bombalama, Fransız Hükümeti'nin caydırmaya çalıştığı bu
insanların nükleer denemelere karşı kampanyalarını ikiye katlamaları için ilham
vermiştir.
Bu suikast, mürettabatın geri kalanını çok daha kararlı bireyler
haline getirerek Fransa'nın nükleer denemelerini durdurmak için çalışmaya devam
etmelerine neden oldu. Başka birçok yolla, bu insanların Antartika'nın
sömürülmesini önlemesine, denizlere radyoaktif atık atılmasının engellenmesine,
daha sağlıklı ve sürdürülebilir yaşamlar sağlamalarına... Kısacası, bu insanlar
kendi hayallerini takip edip dünyayı değiştirmeye yardım ettiler.