Peter Willcox, Fransız Gizli Servisi ajanlarının Rainbow Warrior'a düzenlediği saldırıdan sağ kurtulanlardan.
Fransız ajanlarının Rainbow Warrior'ı Auckland'da
bombalamalarından yirmi yıl sonra geminin kaptanı Yeni Zelanda'ya dönüp
geçmişle yüzleşti. Kaptan Pete Wilcox, bombalamadan sonra verdiği ilk
röportajda, Leah Haines'e bu bombalamayı neden asla affetmeyeceğini ve neden
hiç unutmayacağını anlattı.
Kaptan Wilcox, Haziran 1985'te Greenpeace'e ait Rainbow
Warrior'ın Auckland'da batmasına ve mürettebattan bir kişinin ölmesine neden
olan bombalama sonrasında yaşananları gayet iyi hatırlıyor.
O günlerde bu genç Amerikalı denizci, harap olmuş ekibini
bir arada tutmakta zorlanmaktadır, uluslararası bir casusluk skandalında
şöhrete kavuşmuş olması da cabasıdır.
İşte bu yüzden, mürettebatını bir günlük dinlence için
götürdüğü Waiwera kaplıcalarında yanına yaklaşan uzun boylu, esmer bir yabancıyla
sohbete pek de hevesli değildir.
"Sanırım Warrior'dansınız," der yabancı birden.
"Evet," der Wilcox, kafasını sallayarak.
"Zor iş."
"Evet," der Wilcox, artık şu yabancı gitse diye
umarak içinden.
Ama yabancının bir yere gitmeye niyeti yoktur. Acaba Steve
Sawyer, bombalandığı gece Warrior'da doğumgününü kutlamakta olan Sawyer da
kaplıcalarda mürettebatla birlikte midir?
"Hayır!" diye kestirip atar kaptan ve nihayet büfe
kuyruğunda yanında dikilen uzun boylu adamı şöyle bir süzer. "Rahatsız
ettiğim için özür dilerim," deyip gülümser adam. "Belki onu
Wellington'a gitme zahmetinden kurtarırım diye düşünmüştüm. Adım David Lange.
Bugün buluşacaktık kendisiyle."
Uluslararası bir casusluk skandalının ortasında, Yeni
Zelanda Başbakanı arabasına atlasın, ortada hiç koruma olmadan birkaç paspal
denizciyi bulmak için kaplıcalara gelsin. O günlere dair Wilcox'ın
hatıralarından biri de bu.
Temmuz'da, Fransız ajanlar ülkemizin masumiyetini kelimenin
tam anlamıyla havaya uçuralı yirmi yıl olacak. Lange bugün ağır hasta ve
bombalama hakkında konuşmaya yanaşmıyor.
Fakat Kaptan Wilcox geçmişle yüzleşmek üzere geri döndü.
Çevreyle ilgili yeni bir misyonla, yeni Rainbow Warrior'ın güvertesinde geçen
hafta Auckland limanına giren Wilcox gecikmiş bir özür talep ediyor.
Wilcox, bombalamanın yıldönümünde, 10 Temmuz'da yeni Rainbow
Warrior'ı Matauri Körfezi'ne götürecek ve battığı yere dalış yaparak ilk kez
eski gemisini ziyaret edecek.
Yeni Rainbow Warrior'ın güvertesindeki kamarasında oturan
Wilcox, 20 yıl önce bir geceyarısı ilk bomba patladığında yataktan fırlayıp
dışarıyı gözlemeye koyulduğu lombarlardan bu kez Princess Marina'ya bakıyor.
Geminin kampanası ve adının yanı sıra, lombarlar da
Wilcox'ın sular altında kalıp batmadan önce eski gemisinden kurtarabildiği
birkaç şeyden biri.
Wilcox ısrarla Fransız halkına, hatta bombalamadan hüküm
giyen Fransız ajanları Dominique Prieur ve Alain Mafart'a dahi hiçbir düşmanlık
beslemediğini söylüyor.
Onlar yalnızca asker, talimatları yerine getirme salaklığını
gösteren askerler, diyor. Ama 20 yıl sonra hükümetlerinin özür dileme vaktinin
geldiğine inanıyor.
"Bombalama kuşkusuz hayatımda bir iz bıraktı. Çok
sağlam kurtulamadım diye değil. O gemide dört yıl yaşamıştım ve Pasifik'te
Rainbow Warrior'la bir üç, dört yıl daha seferberliğimizi sürdürürüz diye
düşünüyordum. Özür dilenmesi hoşuma giderdi. Evet, bence özür dilemenin tam
zamanı," diyor.
O karanlık gecede Wilcox'a bir şeylerin ters gittiğini
düşündüren ilk bombanın gürültüsü değil, geminin sessizliği olmuş.
Bir havlu kapıp koridora fırladığında, motor bölümünün suyla
dolduğunu görmüş. Başmühendis merdivenlerin başında dikilmiş "Her şey
bitti, her şey bitti," diyormuş.
Mürettebata iskeleye çıkmaları talimatı vermiş, kendisi ve
birkaç kişi daha herkesin güvenli bir biçimde çıktığından emin olmak için
geminin alt kısmına inmiş.
O arada ikinci bomba patlamış. Su kapı pervazlarının
tepesine dek yükseldiğinde Wilcox da gemiden ayrılmış.
Mürettebattan birileri fotoğrafçı Fernando Pereira'nın hâlâ
aşağıda olabileceğini söylediğinde Wilcox kulaklarına inanamamış. "Soğuk,
karanlık suya bakıp 'Aşağıya inemem' diye düşündüğümü hatırlıyorum,"
diyor.
Gece saat üçte Pereira'nın cesedini resmen teşhis etmiş.
Bombalamanın ardından polis, çok geçmeden Fransız bağlantısı
kurmuştu.
Ajanlar, operasyonu neredeyse küstahça denebilecek derecede
dikkatsizce yürütmüşlerdi; Auckland'ın her tarafından polisi doğrudan Fransa'ya
çıkaran izler bırakmışlardı.
Bombaları yerleştiren dalgıcın şişirilebilir Zodiac botuyla
limana geldiği, Prieur ve Mafart'ın kiraladığı karavana atladığı civar
sakinleri tarafından görülmüştü; dalgıç Fransa'dan satın alınmış oksijen
tanklarını da limanda bırakmıştı.
Mafart ve Prieur sözde İsviçreli evli bir çiftti, ama polis
iki gün sonra onları yakaladığında bu numara da ortaya çıktı.
Mafart tatlı dilli, dik duruşlu, profesyonel ve
yakışıklıydı; burnunun üstünden geçen bir yara izi, boynunda da ipek bir kravat
vardı. Prieur ise solgun, sinirli, asık suratlıydı.
Nihayetinde Fransa bu çiftin hükümet ajanları olduğunu kabul
etti; Savunma Bakanı Charles Hernu ve gizli servisin başkanı Pierre Lacoste
görevlerinden alındı. Prieur ve Mafart da adam öldürmekten 10 yıl hapse
çarptırıldı.
Ama uzun süre kalmadılar hapiste. Fransa'nın, Mafart ile
Prieur'yü Fransa'ya iade etmediği için Yeni Zelanda'ya uyguladığı ticari
ambargoya son vermek üzere BM'nin aracılığıyla sağlanan bir anlaşma sonucu 18
ay sonra Hao Mercan Adası'na aktarıldılar.
Çift bu adada üç yıl kalacaktı, ama Fransa bir buçuk yıl
sonra buradan ayrılmalarına izin verdi. Prieur hamileydi, Mafart'ın da
midesinden sorunları vardı.
Çiftin durumunu incelemek üzere Paris'e giden Yeni Zelandalı
bir doktor sağlıklarının gayet iyi olduğunu gördü. Ama oteline geri döndüğünde
odasının altının üstüne getirildiğini gördü; raflardan birine de tehdit
niyetine bir sustalı bıçak bırakılmıştı.
Bu arada operasyon çerçevesinde Yeni Zelanda'da bulunduğu
sanılan yaklaşık 13 Fransız ajanı da ülkeden gizlice kaçtı.
Yeni Zelanda polisi bu ajanların bazılarının kimliğini
belirlemişti, haklarında tutuklama emri çıkardı. Ancak bu ajanlardan biri ancak
1991'de uluslararası radara yakalandı. Gerald Andries İsviçre'ye gitmek
üzereyken tutuklandı.
Birçok bakımdan Andries Prieur ve Mafart'tan daha büyük bir
balıktı. O zamanın başmüfettişi Maurice Whitham, bombalama gecesi kullanılan
şişirilebilir, Zodyak motoru satın alan kişinin Andries olduğunu söylüyor.
"Meselenin göbeğindeydi," diyor Whitham.
Ama Fransızlar yine tehditler yükseltirler ve dönemin Yeni
Zelanda hükümeti de geri adım atar.
Whitham "Fransa Cumhurbaşkanı Yeni Zelanda'yla bir
dostluk anlaşması imzalamaya hazırlanıyordu. Yeni Zelanda Başbakanı Jim Bolger
da her şeyi geride bırakmaya karar verdi. Halbuki üç tutuklama emri daha vardı,
bunu bilmiyordu" diyor.
Yeni Zelanda hükümeti polise bir sınırdışı emri çıkartılması
için iki hafta süre tanır, gerçekleştirilmesi açıkça imkânsız bir görevdir bu.
Whitham bunun kasıtlı olduğunu söylüyor.
Polisler zamanla yarışırlar ve belgeleri hazırlarlar,
hükümet Andries aleyhindeki emri ve geri kalan tutuklama emirlerini kaldırır.
Peki Whitham buna hiç itiraz etmemiş midir?
"Öyle bir durumda değildik," diyor Whitham.
"Aynı 1986'da olduğu gibiydi her şey. Biz işimizi yaptık. Ama evet, bize
göre hayal kırıklığı yaratan bir durumdu."
Mafart ve Prieur bu arada ordudan ayrılırlar ve olayla
ilgili kitaplar yazarlar. Mafart, 1999'da bombalamada bir kişinin öldüğünü
öğrendiklerinde yıkıldıklarını yazar - bunun istenmeyen bir sonuç olduğunu
söyler.
Ama Kaptan Wilcox'a göre bunu yutmak zor.
"Kullandıkları patlayıcıların gücü 183 santime 213 santimlik bir delik
açabilecek güçteydi, sanki yumruğunuzla kâğıt bir torbayı parçalamışsınız gibi.
Gemi 30 saniye içinde battı," diyor.
"Şarapneller benim odamın tabanına ve aynı yol üzerinde
başka bir odanın tabanına isabet etti. Daha fazla insan ölmediği için
şanslıyız. Yok zaten, herkes ölmüş umurlarında bile değildi," diye de
ekliyor.
Bombalamadan altı hafta sonra Wilcox, Greenpeace'in yatı
Vega'yla Yeni Zelanda'dan ayrılır.
"Burada kalıp da derleyip toplamak için dört yılımı verdiğim
geminin parçalanışına tanık olmak istemedim. Fransızların bizi durdurmaması
gerektiğini düşünüyorduk. Bizim için önemli olan buydu ve öyle de yaptık.
Moruruo'ya yöneldik ve orada 12 mil sınırını aştığımız için tutuklandık. Beş
gün boyunca bir savaş gemisinde tutuldum. Sonra sınırdışı edildik ve bu sulara
girmemiz ömür boyu yasaklandı. Yani şimdi Fransız Polinezyası'na
gidemiyorum," diyor gülümseyerek. "Komik, olup biten her şeyi
düşününce gerçekten komik."