
ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü (DBE) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Emin Özsoy, kısa bir süre önce, Genel Direktörümüz Dr. Uygar Özesmi’ye nükleer planlarla ilgili bir mektup yazdı:
Sevgili Uygar,
Seni, bilim adamı kimliğinle yıllar önce doktora çalışmanla, Erciyes Üniversitesi'nde doğa bilimlerine yaptığın katkılarla, eşsiz Sultan Sazlığı incelemenle, iklim bilimleri çalıştaylarında ve TÜBİTAK'ta yaptığın bilimsel katkılarla, aldığın ödüllerle tanıdım. Böyle tanımaktan da çok mutluyum, iyiki de cahil toplumun cahil yöneticilerinin herkesi yanıltarak sunmak istediği gibi bir 'aktivist' olarak değil! Ve senin gerçekten görev duygusuyla, bilimin topluma pozitif katkısı olması düşüncesiyle, saptadığın insani önceliklerin gereğince, belki bilim kariyerinden de fedakarlıkla, önce TEMA'da sonra da GREENPEACE'te görev aldığını bildiğim için herhangi bir ikbal beklemeden bu fedakarlığı yaptığını toplumun demokratik / aydınlanmış kesiminin er geç anlamasını ve bu çabanı takdir etmesini diliyorum. Bu nedenle, adresini ararken tesadüf ettiğim blogunda 'bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir' ibaresiyle karşılaşmam fazlasıyla üzdü ve duygulandırdı beni.
Bu yazıyı sana yazmam belki de ülkemde 'mış gibi yapanların' yol açtığı, bilimsel temelsiz çevre ilgisine (yıkımına) bağlı bir depresyondur, ama çoktan beri yazmayı düşünüyordum.
Son zamanlarda görsel yayın organlarında bilimcilere sıkça başvurulmasına rağmen, senin de yakından bildiğin gibi, bizler de bilim insanı olarak kolay kolay doğrudan görüş açıklamayız; varsa, bilimsel çalışmamızı topluma sunarız, yorum sonradan gelir.
Biliriz ki özellikle doğa bilimlerinde, önceki bilgi sentezini değiştirebilen şaşırtıcı sonuçlar sıkça ortaya çıkabilir ve doğanın davranışının doğru yorumlanması, yaygın ve sürekli gözlem sistemlerine, disiplinlerarası bilime, fiziksel / matematiksel modellerle yapılan analizlere, bunların sentezleriyle ulaşılan uzun süreçlere dayanır.
Ülkemizde yanlış anlaşılan ÇED, eğer bütün gerekli veriler elde edilmişse bundan sonra yapılacak mühendislik yorumudur uygar ülkelerde. Bizde ise içinde mühendis bile bulunmayan çevre mühendisliği kurumlarının almak başarısını gösterdiği ÇED yetki belgesi ile, sadece bu uyduruk sistemle nükleer santralların bile onaylanabileceği bir işlem olarak algılanmaktadır. Bu yanlış anlamaya malesef devlet kurumları kadar, bazı üniversitelerimiz ile çevreci geçinen STK'larımız ve yayın organlarımız da ortaktır.
Sözü getirmek istediğim yer bugün tartışılan nükleer enerji alternatifi. Sözün burasında konuya doğrudan girerek, bilimci kimliğimiz dışında, Akkuyu'da kurulmakta olan santraldan etkilenecek bölgede yaşayan vatandaşlar olarak fikrimizi söyleme hakkımız tabii ki var!
Gerçekte bunu söylemekten de çekinmememiz gerekir. Ancak, sen de iyi bilirsin, bilimsel etik gereği çıkar gruplarının dışında olmamız, bilimsel kimliğimizi gölgelemek endişesi, çoğunlukla buna engel olur. Bu kimliğimiz dışında, bir vatandaş olarak fikrimizi söylemek ise en doğal hak, hatta bir görevdir. Bunu söylemek için bilimsel kimliğimize de gerek duymamamız gerekir (işte tv'cilerin anlamadığı da budur). Senin de bu etik değerlerle hareket ettiğini görüyorum ve mutlu oluyorum. Çünkü içinde bulunduğumuz koşullarda, hele de önce Çernobil, sonra da Japonya felaketi ile, bu karpuz kabuğu çevreciliği de değil malesef, geldiğimiz noktada tamamen tehlikenin farkında olmak / biat etme ikilemi.
Hatırlamak gerekirse, bazılarının topluma sunmak istediği gibi, bugün zaten sorun nükleer / termal / hidroelektrik / yenilenebilir seçimi değil; herhangi bir derinliğine çalışma yapmaya gerek duymadan Akkuyu'daki santralın ihaleye verilmiş olması, Sinop için de üstelik Japonlara dayanarak hazırlık yapılmış olması. Edindiğim bilgilere göre içinde bulunduğumuz şu günlerde 100 kadar Rus Akkuyu'ya geldi / geliyor, halen orada 'fizibilite çalışması' yapıyor, çünkü bizim toprağımız üzerinde tamamen Rusların kontrolünde daha çevre araştırması (bazılarını sandığı gibi ÇED demiyorum) yapılmamış Akkuyu santralı için yakında inşaata başlama planı yürürlükte. Zamanla binlerce kişilik çoğu Rus personel bize 100 km mesafedeki bu santralı çalıştıracak.

Üzerinden 30 yıl geçmiş sadece bir 'yer lisansı' alınmış! Bu yer lisansı ile ilgili pek çok çalışmayı, mensubu olduğum ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü olarak bizzat bizler yaptık. Bu çalışmalarda sadece o bölgede daha önce hiç bilinmeyen çevre / deniz ortamı koşullarını saptadık, santralın güvenlik değerlendirilmesini mühendislere bıraktık. O gün bizim çalışmalarımız sonucunda yer lisansını alan TEK Nükleer Santrallar Dairesi Başkanı Dr. Ahmet Kütükçüoğlu ve Prof. Tolga Yarman bugün bundan pişman ve daha fazla araştırma yapılmasını çevrenin, toprağımızın, geçen yüzyılın başında yırtıp attığımız Kapitülasyonları hatırlatır şekilde, böyle ucuza ve hoyratça satılmasını istemediklerini dile getiriyorlar.
Bu arada belirteyim, o zaman sadece biz araştırma yapmadık, bizden başka İTÜ, ODTÜ ve diğer Üniversiteler, ve TEK kendi bünyesinde, bir çok çalışma yaptı, ama tabii 30 sene öncesinin yöntemleriyle ve sadece yer lisansı için. Yakınlarda Akkuyu'yu ziyaret ettiğimde gördüğüm doğal manzara tabii ki pırıl pırıl deniziyle, temiz havası ve ormanıyla çok güzeldi, ama 30 yıl önce yapılan altyapı tamamen çökmüş ve eskimiş görünüyordu; o zaman yapılan lojman binaları sahipsiz ve yıpranmış, santralı ve soğutma suyu girişlerini tsunami gibi deniz etkilerinden koruması için inşa edilen limanda ayak basılan yerlerin altı dolgu taşlar çökmek üzere, dalgakıranın bütün taşları yerlerinden oynamış görünüyordu. Bunları yeniden yapmak ta herhalde orijinalinden daha pahalı olacaktır, Rus teknisyenler değerlendirsin artık, faturayı çıkarsınlar.
1970-80'lerde nükleer santrallar için ABD'de geliştirilmiş EPA 'licencing guidelines' vs. vardı, 1990'larda başta ABD'nin nükleerden dönmesi sonucunda bu yönetmelikler bile ortadan kalkmıştı. Ta ki yakın zamanda ABD ve bazı Avrupa ülkeleri kararlarını revize edip dönene kadar. Bugün hangi yönetmelikler var bilmiyorum. Ruslara belki teknoloji yönünden güvenilebilir ama soru zaten bu değil, çevreyi tanıyan kurumların bilim ve bilgisine dayanılarak kendi halkını kaza ve çevre zararlarından koruması gereken hükumet bunu savsaklıyor ve diğer konularda olduğu gibi, suç ortağı yaptığı çoğunluğun baskısına havale ediyor. Yazık!
Yazacak çok şey var ama zaman yok. Konu güncel olduğu ve çoğunlukla topluma yanlış anlatıldığı için, bu özel yazımı, Enstitümüz ve Üniversitemiz listelerine, İTÜ'den bir meslekdaşıma, aynı zamanda bilgisi için Sn. Orhan Bursalı'ya da gönderiyorum. Bu konularda topluma bilgi sağlamak için belki bilim dergilerine yazı yazmak da gereklidir, ama sizin yaptığınız gibi doğrudan vatandaş olarak, insan olarak karşı çıkılmasını daha doğru buluyorum.
Sevgi ve hürmetlerimle,
Emin Özsoy