Rainbow Warrior'ın bombalanışının ardından yirmi yıl geçti

Fransız Gizli Servisi ajanları, fotoğrafçı Fernando Pereira'nın ölümüne neden olmuştu.

Haber - 8 Temmuz, 2005
Rainbow Warrior mürettebatı, 1985'te Greenpeace amiral gemisinin Yeni Zellanda'da Fransız gizli servisi ajanlarınca bombalanmasını anıyor.

Greenpeace'in gemisi Rainbow Warrior, genleriyle oynanmış soya taşıyan Rhein adlı geminin limandan çıkışını engelliyor.

Rainbow Warrior'ın bombalanması; bütün dünyayı şok eden ve devlet eliyle gerçekleştirilmiş bir saldırıydı. 10 Temmuz 1985'te patlayan iki bomba, Yeni Zelanda'nın en büyük şehri Auckland'da Greenpeace amiral gemisinin batmasına ve Portekizli fotoğrafçı Fernando Pereira'nın ölümüne sebep olmuştu.

Paris'in resmi olarak reddetmesine rağmen, Yeni Zelanda polisi olayla ilgili olarak Alain Mafart ve Dominique Prieur adlı iki gizli servis ajanını tutuklamıştı. Kısa sürede gerçek inkar edilemez bir şekilde ortaya çıktı: Saldırı; Fransa'nın Güney Pasifik'teki nükleer denemelerini protesto eden Greenpeace'i durdurmak için tasarlanmıştı.

O gün güvertede; Rainbow Warior'ın 14 kişilik mürettebatından 8'i bulunuyordu: kaptan Peter Willcox, kampanyacılar Steve Sawyer ve Hans Guyt, ikinci kaptan Martini Gotje, baş mühendis Davey Edwards, doktor Andy Biedermann, radyo operatörü Lloyd Anderson ve Fernando Pereira.

Gece yarısından kısa süre önce; suda botun hemen yanında görülen mavi bir elektrik şimşeğini büyük bir patlama izledi. Şu anda Lahey'de yaşayan Hans Guyt olayı şöyle hatırlıyor: "Ortalık toz domandı; Fernado'nun aşağıya, kamarasına gittiğini hatırlıyorum. Bana, 'Kameralarımı alacağım.' demişti. Martini ile birlikte diğer kamaraları kontrol etmek ve içeride kalanları dışarı çıkarmak için koridor boyunca koştuk. Bu Fernando'yu son görüşüm oldu."

Peter Willcox açıklamaya devam ediyor, " Fernando su seviyesinin altındaki kamarasındayken ikinci bomba patladı. Patlama o bölümü parçaladı, kamaranın kapısını kapattı ve Fernando odasında sıkışıp kaldı."

Sabah 4 sularında polis Fernando Pereira'nın cesedine ulaştı. Kamarasında kamera çantasının kayışı bir bacağına dolaşmış halde boğulmuştu.

Miço Bunny McDiarmid ve üçüncü mühendis Henk Haazen o gece karadaydı. "Polisin bana söylediğine göre, Bunny ve ben o gece kamaramızda olsaydık havaya uçmuştuk. Çünkü ilk bomba tam bizim ranzamızın altında patlamış." diyen Henk Bunny ile birlikte, hala Auckland yakınlarında yaşıyor.

"Fernando'nun ölümü beni harab etmişti." diye açıklayan aşçı Nathalie Thomas-Mestre şu anda İngiltere'de yaşıyor. "Onun iki çocuğuyla tanışmıştım. Onunla birlikte Avrupa'ya yelkenli ile yolculuk yapmıştık. İkimiz de güneşi çok severdik ve Pasifik'teyken çoğu zaman birbirimize sarılıp 'Burada olduğumuz için ne kadar şanslıyız' derdik.

Bunny McDiarmid için o dönem dayanılmaz derecede üzücü zamanlardı. "Fernando çocuklarını çok seven ve sık sık onlardan bahseden bir babaydı. Artık ben de bir ebeveynim ve bu Fernando'nun öldürülmesi ile ilgili asla kabullenemediğim kısım. O iyi bir adam, iyi bir baba, iyi bir fotoğrafçı ve takım üyesiydi. Ölmesi çok yanlıştı ve dindar bir insan olmamama rağmen bir parçam hala bunu yapan insanların cehennemde yanacaklarına inanıyor.

O geceyi hatırlayan Peter Willcox'un sesindeki öfke hala duyulabiliyor: "Patlamalar o kadar güçlüydü ki o gece gemide bulunan herkesi öldürebilir ve bunu umursamazlardı."

O zamanlar Soğuk Savaş en yüksek noktadaydı ve beş nükleer güç –ABD, Sovyetler, Fransa, Britanya ve Çin- düzenli olarak nükleer silah denemeleri yapıyorlardı. Fransa, denemeleri Güney Pasifik'te Tahiti'nin doğusundaki bir mercan adası olan Moruroa'da yapıyordu.

Aynı dönemde, tüm Avrupa, Kuzey Amerika, Japonya ve Güney Pasifik'te büyük çaplı bir barış hareketi de yükseliyordu. Demir Perde'nin sınırları boyunca yeni Amerikan ve Sovyet nükleer füzelerinin yayılması ve artan nükleer gerginlik; Avrupa ve Amerika'da yüz binlerce insanın sokaklara dökülmesine sebep olmuştu.

Greenpeace bu hareketin lider seslerinden biriydi. Greenpeace gemileri ABD ve İngiliz nükleer gemilerinin Yeni Zelanda'yı ziyaret edişini protesto edenlere katılıyordu. Greenpeace gemisi Vega, nükleer testleri protesto etmek amacıyla Moruroa'ya yelken açmıştı. 1984'te Yeni Zelanda'da ülkeyi nükleerden arındırılmış bölge yapacağına söz veren David Lange liderliğindeki İşçi Partisi hükümete geldi.

Hareketin bir bölümü ise Tahiti'deydi. 1985'te Oscar Temaru, Tahiti'deki nükleer karşıtı ve bağımsızlık yanlısı Tavini Huiraatira Partisi'nin lideri ve ülkenin en büyük kenti Fa'aa'nın belediye başkanıydı. Düşünceleri radikal bulunduğu için Fransa tarafından dışlanan Temaru, 20 yıl sonra bugün Fransız Polinezyası'nın başkanı.

Bu senenin başında, Fransa'nın uzun süredir bölgedeki işbirlikçisi olan ve nükleer testleri savunan Gaston Flosse'yi seçimlerde mağlup etti. Tahiti Parlamentosu'ndaki ofisinden konuşan Başkan Temaru Rainbow Warrior'ın bombalanışını duyuşunu anımsıyor. "Olayın Fransız Hükümeti tarafından tertiplendiğini hemen anlamıştım. Bundan emindim; çünkü o sene Greenpeace'ten Rainbow Warrior ve diğer yatlarla birlikte Moruroa'ya bir protesto yolculuğu düzenlemeyi planladıklarına dair bir mektup almıştım. Belki de Fransız gizli polisi bu mektubu okumuştu."

Temaru Moruroa'yı ilk defa 1975'te ziyaret etmiş ve gölün etrafındaki radyoaktif kirlilik uyarılarını görünce sesini yükseltmeye karar vermişti. Şimdi başkan olarak Fransız Hükümeti'nin Moruroa ve yakındaki Fangataufa mercan adalarındaki test bölgelerinin nükleer kirlilikten temizlenmesinin sağlanmasını ve sağlıkları etkilenmiş işçiler ile o dönemin askeri personelinin zararlarının karşılanmasını istiyor.

Bombalamalardan sonra "Gökkuşağını batıramazsınız" Greenpeace'in yeni sloganı oldu ve Yeni Zelanda Matauri Körfezi'nde yapay bir resifte batan geminin yerine 1989'da ikinci bir Rainbow Warrior (Gökkuşağı Savaşçısı) yapıldı. Yeni yelkenli gemi 1992'de Moruroa'ya gitti ve Fransa'yı nükleer testlerle ilgili bir moratoryuma katılması için çalıştı. Yeni Fransız Başkanı Jacques Chirac testleri yeniden başlatarak küresel bir öfkeye neden olunca gemi 1995'te bölgeye yeniden gitti.

1995 yılında Tahitili protestocuların ve küçük bir yat filosunun da katılımıyla Rainbow Warrior tüm dünyada beklenmedik bir muhalefeti tetiklemeyi başardı. Fransa 1996 yılı başlarında nükleer denemelere sonverek test alanını kapattı. Diğer dört nükleer güç de denemeleri durdurarak Eylül 1996'da Birleşmiş Milletler'de Kapsamlı DenemeYasağı Anlaşmasını (Comprehensive Test Ban Treaty: CTBT) imzaladı. Hindistan ve Pakistan'ın 1998'de denemeler yaparak nükleer 'klüp'e girmesine rağmen CTBT bugün 120 ülke tarafından onaylanmış durumda.

Mürettabatın biraraya geldiği Auckland'daki yeni bir toplantıda 20 yıl önceki olayları hatırlayan Martini Gotje, kampanyanın henüz sona ermediğini söylüyor. "Evet, Fransa denemeleri durdurdu ve, evet, Fransız Polinezyası, nükleer karşıtı Başkan Oscar Temaru'yu seçti. Ancak dünyayı defalarca yok etmeye yetecek nükleer silah hâlâ var ve Fransızlar'ınki de buna dahil. Ve uluslararası toplumun karşı çıkmasına rağmen İsrail, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore de nükleer bombalar edindiler."

1995'te Fransa tarafından yapılan nükleer denemenin denizde fırlatılan yeni bir balistik füze başlığını test etmek amaçlı olduğunu ve bu silahın askeri kullanım için daha yeni hazır hale getirildiğine işaret eden Gotje'ye göre, "Fransa ve diğer tüm nükleer güçler silahsızlanmaya başlamadıkça dünya radyoaktif kirlilikten ve nükleer savaş tehditinden korunmuş sayılamaz."

Steve Sawyer, o gün ile bugün arasında yuttaşlık hakları ve özgürlükleri bağlamında pek az değişiklik görüyor: "Rainbow Warrior'ın bombalanması demokratik haklara hukuk kurallarına bir saldırıydı. Eskiden beri sahip olduğumuz hakların 11 Eylül'den sonra bu derece kısıtlanması ve azaltılması beni hayretler içinde bırakıyor. Milli güvenlik bir kez daha gizliliği, acımasızlığı ve devlet gücünün suistimalini haklı göstermek için kullanılıyor, tıpkı 1985'te Fransa'nın yaptığı gibi."

Paris Elysee Sarayı'ndan biri durup Rainbow Warrior'ı bombalamanın sonuçlarını düşünseydi, yaptıklarının bu kadar destekledikleri nükleer deneme programının sonunu yaklaştıracağını öngöremezdi. Fernando Pereira'nın ölümüne neden olan bu bombalama, Fransız Hükümeti'nin caydırmaya çalıştığı bu insanların nükleer denemelere karşı kampanyalarını ikiye katlamaları için ilham vermiştir.

Bu suikast, mürettabatın geri kalanını çok daha kararlı bireyler haline getirerek Fransa'nın nükleer denemelerini durdurmak için çalışmaya devam etmelerine neden oldu. Başka birçok yolla, bu insanların Antartika'nın sömürülmesini önlemesine, denizlere radyoaktif atık atılmasının engellenmesine, daha sağlıklı ve sürdürülebilir yaşamlar sağlamalarına... Kısacası, bu insanlar kendi hayallerini takip edip dünyayı değiştirmeye yardım ettiler.

Kategoriler