"Herkesin ölmesi umurlarında bile değildi"

Yeni Zelanda'nın Herald on Sunday gazetesinde Peter Willcox ile yapılan söyleşi

Haber - 29 Mayıs, 2005
Rainbow Warrior'dan sağ kurtulan Pete Wilcox, gemiye bombaları yerleştiren iki Fransız'ın ne yaptıklarını ve bunun doğuracağı olası sonuçları gayet iyi bildiklerini söylüyor.

Peter Willcox, Fransız Gizli Servisi ajanlarının Rainbow Warrior'a düzenlediği saldırıdan sağ kurtulanlardan.

Fransız ajanlarının Rainbow Warrior'ı Auckland'da bombalamalarından yirmi yıl sonra geminin kaptanı Yeni Zelanda'ya dönüp geçmişle yüzleşti. Kaptan Pete Wilcox, bombalamadan sonra verdiği ilk röportajda, Leah Haines'e bu bombalamayı neden asla affetmeyeceğini ve neden hiç unutmayacağını anlattı.

Kaptan Wilcox, Haziran 1985'te Greenpeace'e ait Rainbow Warrior'ın Auckland'da batmasına ve mürettebattan bir kişinin ölmesine neden olan bombalama sonrasında yaşananları gayet iyi hatırlıyor.

O günlerde bu genç Amerikalı denizci, harap olmuş ekibini bir arada tutmakta zorlanmaktadır, uluslararası bir casusluk skandalında şöhrete kavuşmuş olması da cabasıdır.

İşte bu yüzden, mürettebatını bir günlük dinlence için götürdüğü Waiwera kaplıcalarında yanına yaklaşan uzun boylu, esmer bir yabancıyla sohbete pek de hevesli değildir.

"Sanırım Warrior'dansınız," der yabancı birden.

"Evet," der Wilcox, kafasını sallayarak.

"Zor iş."

"Evet," der Wilcox, artık şu yabancı gitse diye umarak içinden.

Ama yabancının bir yere gitmeye niyeti yoktur. Acaba Steve Sawyer, bombalandığı gece Warrior'da doğumgününü kutlamakta olan Sawyer da kaplıcalarda mürettebatla birlikte midir?

"Hayır!" diye kestirip atar kaptan ve nihayet büfe kuyruğunda yanında dikilen uzun boylu adamı şöyle bir süzer. "Rahatsız ettiğim için özür dilerim," deyip gülümser adam. "Belki onu Wellington'a gitme zahmetinden kurtarırım diye düşünmüştüm. Adım David Lange. Bugün buluşacaktık kendisiyle."

Uluslararası bir casusluk skandalının ortasında, Yeni Zelanda Başbakanı arabasına atlasın, ortada hiç koruma olmadan birkaç paspal denizciyi bulmak için kaplıcalara gelsin. O günlere dair Wilcox'ın hatıralarından biri de bu.

Temmuz'da, Fransız ajanlar ülkemizin masumiyetini kelimenin tam anlamıyla havaya uçuralı yirmi yıl olacak. Lange bugün ağır hasta ve bombalama hakkında konuşmaya yanaşmıyor.

Fakat Kaptan Wilcox geçmişle yüzleşmek üzere geri döndü. Çevreyle ilgili yeni bir misyonla, yeni Rainbow Warrior'ın güvertesinde geçen hafta Auckland limanına giren Wilcox gecikmiş bir özür talep ediyor.

Wilcox, bombalamanın yıldönümünde, 10 Temmuz'da yeni Rainbow Warrior'ı Matauri Körfezi'ne götürecek ve battığı yere dalış yaparak ilk kez eski gemisini ziyaret edecek.

Yeni Rainbow Warrior'ın güvertesindeki kamarasında oturan Wilcox, 20 yıl önce bir geceyarısı ilk bomba patladığında yataktan fırlayıp dışarıyı gözlemeye koyulduğu lombarlardan bu kez Princess Marina'ya bakıyor.

Geminin kampanası ve adının yanı sıra, lombarlar da Wilcox'ın sular altında kalıp batmadan önce eski gemisinden kurtarabildiği birkaç şeyden biri.

Wilcox ısrarla Fransız halkına, hatta bombalamadan hüküm giyen Fransız ajanları Dominique Prieur ve Alain Mafart'a dahi hiçbir düşmanlık beslemediğini söylüyor.

Onlar yalnızca asker, talimatları yerine getirme salaklığını gösteren askerler, diyor. Ama 20 yıl sonra hükümetlerinin özür dileme vaktinin geldiğine inanıyor.

"Bombalama kuşkusuz hayatımda bir iz bıraktı. Çok sağlam kurtulamadım diye değil. O gemide dört yıl yaşamıştım ve Pasifik'te Rainbow Warrior'la bir üç, dört yıl daha seferberliğimizi sürdürürüz diye düşünüyordum. Özür dilenmesi hoşuma giderdi. Evet, bence özür dilemenin tam zamanı," diyor.

O karanlık gecede Wilcox'a bir şeylerin ters gittiğini düşündüren ilk bombanın gürültüsü değil, geminin sessizliği olmuş.

Bir havlu kapıp koridora fırladığında, motor bölümünün suyla dolduğunu görmüş. Başmühendis merdivenlerin başında dikilmiş "Her şey bitti, her şey bitti," diyormuş.

Mürettebata iskeleye çıkmaları talimatı vermiş, kendisi ve birkaç kişi daha herkesin güvenli bir biçimde çıktığından emin olmak için geminin alt kısmına inmiş.

O arada ikinci bomba patlamış. Su kapı pervazlarının tepesine dek yükseldiğinde Wilcox da gemiden ayrılmış.

Mürettebattan birileri fotoğrafçı Fernando Pereira'nın hâlâ aşağıda olabileceğini söylediğinde Wilcox kulaklarına inanamamış. "Soğuk, karanlık suya bakıp 'Aşağıya inemem' diye düşündüğümü hatırlıyorum," diyor.

Gece saat üçte Pereira'nın cesedini resmen teşhis etmiş.

Bombalamanın ardından polis, çok geçmeden Fransız bağlantısı kurmuştu.

Ajanlar, operasyonu neredeyse küstahça denebilecek derecede dikkatsizce yürütmüşlerdi; Auckland'ın her tarafından polisi doğrudan Fransa'ya çıkaran izler bırakmışlardı.

Bombaları yerleştiren dalgıcın şişirilebilir Zodiac botuyla limana geldiği, Prieur ve Mafart'ın kiraladığı karavana atladığı civar sakinleri tarafından görülmüştü; dalgıç Fransa'dan satın alınmış oksijen tanklarını da limanda bırakmıştı.

Mafart ve Prieur sözde İsviçreli evli bir çiftti, ama polis iki gün sonra onları yakaladığında bu numara da ortaya çıktı.

Mafart tatlı dilli, dik duruşlu, profesyonel ve yakışıklıydı; burnunun üstünden geçen bir yara izi, boynunda da ipek bir kravat vardı. Prieur ise solgun, sinirli, asık suratlıydı.

Nihayetinde Fransa bu çiftin hükümet ajanları olduğunu kabul etti; Savunma Bakanı Charles Hernu ve gizli servisin başkanı Pierre Lacoste görevlerinden alındı. Prieur ve Mafart da adam öldürmekten 10 yıl hapse çarptırıldı.

Ama uzun süre kalmadılar hapiste. Fransa'nın, Mafart ile Prieur'yü Fransa'ya iade etmediği için Yeni Zelanda'ya uyguladığı ticari ambargoya son vermek üzere BM'nin aracılığıyla sağlanan bir anlaşma sonucu 18 ay sonra Hao Mercan Adası'na aktarıldılar.

Çift bu adada üç yıl kalacaktı, ama Fransa bir buçuk yıl sonra buradan ayrılmalarına izin verdi. Prieur hamileydi, Mafart'ın da midesinden sorunları vardı.

Çiftin durumunu incelemek üzere Paris'e giden Yeni Zelandalı bir doktor sağlıklarının gayet iyi olduğunu gördü. Ama oteline geri döndüğünde odasının altının üstüne getirildiğini gördü; raflardan birine de tehdit niyetine bir sustalı bıçak bırakılmıştı.

Bu arada operasyon çerçevesinde Yeni Zelanda'da bulunduğu sanılan yaklaşık 13 Fransız ajanı da ülkeden gizlice kaçtı.

Yeni Zelanda polisi bu ajanların bazılarının kimliğini belirlemişti, haklarında tutuklama emri çıkardı. Ancak bu ajanlardan biri ancak 1991'de uluslararası radara yakalandı. Gerald Andries İsviçre'ye gitmek üzereyken tutuklandı.

Birçok bakımdan Andries Prieur ve Mafart'tan daha büyük bir balıktı. O zamanın başmüfettişi Maurice Whitham, bombalama gecesi kullanılan şişirilebilir, Zodyak motoru satın alan kişinin Andries olduğunu söylüyor. "Meselenin göbeğindeydi," diyor Whitham.

Ama Fransızlar yine tehditler yükseltirler ve dönemin Yeni Zelanda hükümeti de geri adım atar.

Whitham "Fransa Cumhurbaşkanı Yeni Zelanda'yla bir dostluk anlaşması imzalamaya hazırlanıyordu. Yeni Zelanda Başbakanı Jim Bolger da her şeyi geride bırakmaya karar verdi. Halbuki üç tutuklama emri daha vardı, bunu bilmiyordu" diyor.

Yeni Zelanda hükümeti polise bir sınırdışı emri çıkartılması için iki hafta süre tanır, gerçekleştirilmesi açıkça imkânsız bir görevdir bu. Whitham bunun kasıtlı olduğunu söylüyor.

Polisler zamanla yarışırlar ve belgeleri hazırlarlar, hükümet Andries aleyhindeki emri ve geri kalan tutuklama emirlerini kaldırır. Peki Whitham buna hiç itiraz etmemiş midir?

"Öyle bir durumda değildik," diyor Whitham. "Aynı 1986'da olduğu gibiydi her şey. Biz işimizi yaptık. Ama evet, bize göre hayal kırıklığı yaratan bir durumdu."

Mafart ve Prieur bu arada ordudan ayrılırlar ve olayla ilgili kitaplar yazarlar. Mafart, 1999'da bombalamada bir kişinin öldüğünü öğrendiklerinde yıkıldıklarını yazar - bunun istenmeyen bir sonuç olduğunu söyler.

Ama Kaptan Wilcox'a göre bunu yutmak zor. "Kullandıkları patlayıcıların gücü 183 santime 213 santimlik bir delik açabilecek güçteydi, sanki yumruğunuzla kâğıt bir torbayı parçalamışsınız gibi. Gemi 30 saniye içinde battı," diyor.

"Şarapneller benim odamın tabanına ve aynı yol üzerinde başka bir odanın tabanına isabet etti. Daha fazla insan ölmediği için şanslıyız. Yok zaten, herkes ölmüş umurlarında bile değildi," diye de ekliyor.

Bombalamadan altı hafta sonra Wilcox, Greenpeace'in yatı Vega'yla Yeni Zelanda'dan ayrılır.

"Burada kalıp da derleyip toplamak için dört yılımı verdiğim geminin parçalanışına tanık olmak istemedim. Fransızların bizi durdurmaması gerektiğini düşünüyorduk. Bizim için önemli olan buydu ve öyle de yaptık. Moruruo'ya yöneldik ve orada 12 mil sınırını aştığımız için tutuklandık. Beş gün boyunca bir savaş gemisinde tutuldum. Sonra sınırdışı edildik ve bu sulara girmemiz ömür boyu yasaklandı. Yani şimdi Fransız Polinezyası'na gidemiyorum," diyor gülümseyerek. "Komik, olup biten her şeyi düşününce gerçekten komik."

Kategoriler