Dünyayı Yokederken Sevmek

Haber - 5 Haziran, 2004
Basın ve İletişim Sorumlumuz Ertan Keskinsoy'un 5 Haziran Dünya Çevre Günü nedeniyle yazdığı, Birgün gazetesinde yayımlanan yazı

Greenpeace kampanyalarına genel bir bakış

Bugün 5 Haziran, Dünya Çevre Günü. Dünyanın muktedirleri, vakti zamanında yaşadığımız çevrenin de önemsenmesi gerektiğini düşünmüş olmalılar ki, otuz yıldan biraz aşkın bir zaman önce, 5 Haziran'ı Dünya Çevre Günü ilan edivermişler. Otuz yılı aşkın bir süredir, bu gün yaşadığımız çevreyi anımsamamız, doğanın gönlünü hoş tutmamız istenmekte.

Dünyada çevre bilincinin son kırk yılda hatırı sayılır mesafe kaydettiği tartışılmasa da, siyasal karar alıcıların bu bilinçlenme hızına yetişebildiğini söylemek mümkün değil. Her şeyden önce, çevre sorunlarının ancak uzun erimli yaklaşımlarla ele alındığı zaman çözülebilecek olması, 'uzun erim' deyince otuz, bilemedin kırk yıldan ötesini anlayamayan siyasetçiler için anlaşılabilecek bir gerçek değil. Dolayısıyla çevre sorunları, aynı zamanda egemen siyaset yapma biçimlerine de meydan okuma içerdiği için, siyasetçiler tarafından ya genel cümlelerle savuşturulan, ya da görmezden gelinen, o da olmazsa yukarıdaki örnek gibi bir güne sıkıştırılan kavramlar haline dönüşüyor.

Ancak gözden kaçmaması gereken bir şey var. Dünyanın da bir dayanma sınırı var, ve o sınıra, hele dünyanın yaşıyla karşılaştırıldığında, artık gelinmiş durumda. İnsanın doğayı tahrip hızı doğanın kendini yenileme hızından kat kat fazla. Bunlardan da tehlikelisi, varolan tüm çevre sorunları, genel bir başlık altında toplanıp bulanıklaştırılıyor, çevre bilincinin aşılanması, neredeyse 'herkes evinin önünü süpürse' yaklaşımıyla eşdeğer duruma geliyor.

Halbuki önümüzde çözülmesi hem elzem, hem de pekala mümkün olan bir grup çevre sorunu var. Dilerseniz Türkiye'yi kapsayan bazı örnekler verelim:

Bu örneklerden ilki, Türkiye'nin toksik madde üretimi ve ithali. Toksik maddeler, yaşamımızı kolaylaştırmak amacı güden kimya endüstrisinin yaşamımıza sunduğu yan etkilerden biri. Yaşamımıza sorgusuz sualsizce sokulan tehlikeli kimyasal maddelerin yaratabileceği tehlikenin, kitle imha silahlarının yol açtığı kıyımlardan pek de bir farkı yok. Bunun en etkileyici örneği 20 yıl önce yaşandı: Yirmi yıl önce Hindistan'nın Bhopal kentindeki Union Carbide'a ait pestisit fabrikasında yaşanan zehirli gaz sızıntısı anında 3 bin kişiyi öldürdü, bugüne kadar ise bıraktığı zehirler nedeniyle yüz binlerce insanın yaşamını etkiledi. Bu örnek tüm dünyanın gözlerini bir nebze olsun açtı ve ardından kirli endüstrilerin 'üretim adına' aslında insan haklarını ihlal ettikleri ve gezegeni yaşanamaz hale getirdiklerine dair bir farkındalık başladı.

Bugün Birleşmiş Milletler Çevre Programı, Greenpeace gibi bazı uluslararası çevre örgütlerinin yoğun çabaları ile, Kalıcı Organik Kirleticiler adı verilen dünyanın en tehlikeli kimyasallarının yaşantımızdan tamamen çıkabilmesi için bir anlaşma hazırladı ve ilk sıradaki 12 kimyasalın kullanımı, üretimi ve depolanmasını engellemek üzere çalışmalara başladı. Bu kimyasalların ana kaynakları, tarım ilaçları, atık yakma tesisleri, klor ve PVC plastiği üretimi.

Türkiye, yine Greenpeace'in de çalışmaları ile ilgili uluslararası anlaşmaya imza attı, yani bu kimyasalların bertaraf edilmesi konusunda taahhütte bulundu; ancak gerek anlaşmanın onanması, gerekse bu kimyasalların kaynaklarının aşamalı bir şekilde son bulması için hiçbir girişimde bulunmadı. Tersine, Greenpeace'in atık yakma tesislerinin kapatılması ve yerine kaynakların değerlendirildiği bir atık politikasının yerleştirilmesi için yıllardır sürdürdüğü çalışmalara karşın, sonuncusu da dahil tüm hükümetler bu tesislere izin verdi/veriyor, daha fazlasını planlıyor ve tüm doğal kaynaklarımızın tüketilmesine yönelik bir politika izliyor. Zamanında bizi yöneten büyüklerimizin plan ile pilav arasında kurdukları karşıtlık ilişkisi, şimdi temiz havayla para arasında kuruluyor.

Enerji Bakanı Hilmi Güler de geçtiğimiz günlerde Türkiye'de yeni nükleer santral ihaleleri açılacağı müjdesini verdi! Akkuyu'da yapılması planlanan santrale karşı kazanılan çevre zaferinden 4 yıl sonra hem de. Türkiye'nin Avrupa'nın en iyi teknik rüzgar enerjisi potansiyeline sahip olduğu, Türkiye'nin şu anda enerji açığına değil, fazlasına sahip olduğu, 1000 megawattlık bir nükleer santralın yapım ve söküm maliyetinin 10 milyar dolar tuttuğu, rüzgar enerjisinin sağladığı istihdamın, diğer enerji seçeneklerinden daha fazla olduğu gibi gerçeklere rağmen. Farkındaysanız daha olası çevre felaketlerinden sözetmedim. Enerji Bakanı'na bu planını gidip Karadeniz kıyılarında, Çernobil felaketi nedeniyle kanser dahil türlü hastalıklara maruz kalan insanlara anlatmasını öneririm. Onlardan gerekli tepkiyi alacaktır şüphesiz.

İşte size bir avuç çevre sorunu. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Baz istasyonları, ormanlık alanların iskana açılması, kıyılarımızın plansız olarak yerleşime açılıp tüketilmesi, termik santrallar, plansız programsız yapılan hidroelektrik santrallar, siyanürlü altın madenleri... liste uzayıp gidiyor; okurken bile insan boğulacağını sanıyor.

Neyse ki madalyonun bir de öteki yüzü var. Gerek kamuoyu, gerek sivil toplum kuruluşları, karar alıcılarla kâh uzlaşarak, kâh didişerek, yukarıda ancak bir bölümünü sunabildiğimiz sorunların çözümü için önlem alınması doğrultusunda adım adım ilerliyor. Tek sorun, bu adımların dünyanın tahribat hızına yetişmesi. Ancak o zaman düyanın da ticari bir meta gibi tüketilebileceğini düşünenlere karşı gerçek bir zafer elde edebilmek için gerekli koşullar yaratılmış olacak.