Bakanlığın açıkladığı 2026 yılı gelir vergisi tarifesine göre, vergi dilimi tutarlarında kağıt üzerinde bir artış var gibi görünse de, bu artış oranı 2026 için beklenen enflasyonun %25 civarı olduğu mevcut durumda, gelirlerin en iyi ihtimalle aynı kalması ama esasen reel olarak erimesi anlamına geliyor. Sistem, “maaş zammını” vergi yoluyla geri alarak yükü yine bordrolu çalışanın sırtına bırakıyor.
Yeni bir yıla girerken ekonomi gündeminin en önemli başlıklarından biri, 2026 yılı için uygulanacak Gelir Vergisi tarifeleri oldu. Rakamlar, Resmi Gazete’de yayımlandı ve teknik detaylar uzmanlarca tartışılmaya başlandı. Ancak bu tablolara sadece birer “muhasebe detayı” olarak bakmak büyük resmi kaçırmamıza neden olabilir.
Zira vergi politikaları bir ülkenin sosyo-ekonomik önceliklerinin ve yükü kimin omuzladığının en net göstergesidir.
Greenpeace olarak yürüttüğümüz “Kirletene Ödet, Yükümü Hafiflet“ kampanyasının temelinde de bu paylaşım sorunu yatıyor. Gelin, 2026 vergi dilimlerinin bize ne anlattığına ve bunun iklim adaletiyle nasıl bir bağlantısı olduğuna daha yakından bakalım.
Rakamların arkasına saklanan vergi artışları
Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından açıklanan 2026 yılı gelir vergisi tarifesine göre, vergi dilimi tutarları % 20 ile 25 aralığında artırıldı. Kağıt üzerinde bir artış var gibi görünse de, bu artış oranı 2026 için beklenen enflasyonun %25 civarı olduğu mevcut durumda, gelirlerin en iyi ihtimalle aynı kalması ama esasen reel olarak erimesi anlamına geliyor.
| Vergi Oranı | 2025 Yılı Gelir Dilimleri | 2026 Yılı Gelir Dilimleri |
| 15% | 158.000 TL’ye kadar | 190.000 TL’ye kadar |
| 20% | 330.000 TL’nin 158.000 TL’si için 23.700 TL, fazlası | 400.000 TL’nin 190.000 TL’si için 28.500 TL, fazlası |
| 27% | 800.000 TL’nin 330.000 TL’si için 58.100 TL (ücret gelirlerinde 1.200.000 TL’nin 330.000 TL’si için 58.100 TL), fazlası | 1.000.000 TL’nin 400.000 TL’si için 70.500 TL, (ücret gelirlerinde 1.500.000 TL’nin 400.000 TL’si için 70.500 TL), fazlası |
| 35% | 4.300.000 TL’nin 800.000 TL’si için 185.000 TL (ücret gelirlerinde 4.300.000 TL’nin 1.200.000 TL’si için 293.000 TL), fazlası | 5.300.000 TL’nin 1.000.000 TL’si için 232.500 TL, (ücret gelirlerinde 5.300.000 TL’nin 1.500.000 TL’si için 367.500 TL), fazlası |
| 40% | 4.300.000 TL’den fazlasının 4.300.000 TL’si için 1.410.000 TL (ücret gelirlerinde 4.300.000 TL’den fazlasının 4.300.000 TL’si için 1.378.000 TL), fazlası | 5.300.000 TL’den fazlasının 5.300.000 TL’si için 1.737.500 TL (ücret gelirlerinde 5.300.000 TL’den fazlasının 5.300.000 TL’si için 1.697.500 TL), fazlası |
Vergi yükünü kirleten zenginler yerine düşük ve orta gelirlinin üstünde bırakan kamu politikalarına bakınca bu güncelleme elbette bilinçli bir tercih gibi görünüyor. Bu durum pratikte şunu ifade ediyor: Ücretli çalışanlar, henüz yılın ortasına gelmeden üst vergi dilimlerine giriyor. Yani maaş artışları, enflasyon karşısında zaten erirken, bir de artan vergi kesintisiyle “net” olarak azalıyor. Başka bir ifadeyle maaşınız yılbaşında enflasyon oranında artsa bile, vergi dilimi sınırı sizi rahatlatacak oranda genişlemediği için, devlet sizi kağıt üzerinde “daha zenginleşmiş” kabul ediyor. Bu durum brüt maaşınıza göre örneğin yılın henüz ilk çeyreği bitmeden %20’lik, yaz aylarını görmeden ise %27’lik vergi dilimine girmenize neden oluyor. Ücret geliriniz yoksulluk sınırının biraz üstündeyse yıl bitmeden %35’lik dilime girmeniz de mümkün. Sonuç olarak; eğer brüt ücret üzerinden bir artış alıyorsanız, söz konusu artış vergi diliminin baskısı altında eriyor ve yıl sonunda elinize geçen “net” alım gücü, yılbaşına göre dramatik şekilde düşüyor. Kısacası sistem, “maaş zammını” vergi yoluyla geri alarak yükü yine bordrolu çalışanın sırtına bırakıyor. Bu arada ücretli çalıştığınız kurumun giderlerini gelirlerinden düştükten sonra elde ettiği kârına karşılık ödediği kurumlar vergisi oranının sabit %25 olduğunu da hatırlatalım.
Yük neden sadece çalışanın üstünde?
Burada sormamız gereken soru şu: Kamu hizmetlerinin sürdürülmesi ve bütçe dengesi için gereken kaynak, neden ağırlıklı olarak bordolu çalışanlar ile gerçek kişi mükelleflerin gelir vergisinden ve halkın tamamını etkileyen dolaylı vergilerden (KDV, ÖTV) sağlanıyor?
Vergi sistemini bir terazi gibi düşünürsek, Türkiye’de terazinin bir kefesinde “sabit gelirli vatandaşın” yükü ağır basıyorsa, diğer kefede birilerinin yükünün hafifletildiğini söylemek gerekiyor. İşte tam bu noktada iklim adaleti kavramı devreye giriyor.
Eksik parça: Kirletenlerin sorumluluğu
Dünya genelinde ve Türkiye’de vergi sistemleri kurgulanırken, genellikle göz ardı edilen devasa maliyet alanı var: Kirletenlerin zenginleşirken sebep oldukları çevresel tahribat, sosyal maliyetler ve karbon emisyonları.
Büyük endüstriyel kirleticiler ve fosil yakıt şirketleri, faaliyetleri sırasında doğaya ve atmosfere geri döndürülemez zararlar veriyor. Ancak bu zararların (iklim kaynaklı afetler, sağlık sorunları, tarımsal verim kaybı) ekonomik bedelini şirketler değil, yine kamu bütçesi yani vatandaş ödüyor.
Mevcut sistemde vatandaşlar hem emeği üzerinden gelir vergisi ödüyor hem de iklim krizinin yarattığı hayat pahalılığıyla (gıda enflasyonu, enerji maliyetleri) mücadele ediyor. Kirletenler ise yarattıkları kirlilik için caydırıcı bir bedel ödemediği gibi, üstüne üstlük çeşitli teşviklerle destekleniyor.
Yeni bir denklem?
“Kirletene Ödet, Yükümü Hafiflet” derken, aslında basit bir matematiksel dengeden bahsediyoruz. Eğer vergi sistemi, emeği aşırı vergilendirmek yerine kirliliği, karbon emisyonlarını ve gezegeni tüketen aşırı kârları vergilendirmeye odaklansa ne olur? Basit bir cevapla vergi ve iklim adaleti bir arada sağlanabir. Zira bu sayede devletin ihtiyaç duyduğu kaynak, dar gelirli vatandaştan değil, büyük kirleticilerden sağlanır. Böylece 2026 ve sonrası için belirlenen gelir vergisi dilimleri, çalışanların lehine çok daha ferah seviyelere çekilebilir, dolaylı vergilerin payı azaltılabilir. Ayrıca kirletenlerin tarihsel sorumluluklarını ödemesi iklim adaletini sağlamak için gerekli kaynağın oluşmasına katkı sağlar. Aynı zamanda artan maliyetler, yeni ve kirliliğe yol açmayacak yatırımların hızlandırmasını sağlayabilir. Denklemin bu değişikliği gezegene ve hepimize fayda sağlar.
Kamu bütçesini çalışan değil, kirleten yüklenmeli
2026 yılı vergi dilimlerine bakarken sadece maaşlardan kesilecek rakamı değil, sistemin tercihini görmek gerekiyor. Zira vergi dilimlerindeki bu sıkışmışlık bir zorunluluk değil, bir tercih meselesi. Kamusal kaynak ihtiyacı, çalışanların zaten eriyen maaşlarından değil; gezegenin geleceğinden çalanlardan karşılanabilir. İklim krizine karşı durmakla, sosyo-ekonomik refahı ve adaleti savunmak birbirinden kopuk mücadeleler değil. Aksine, adil bir vergi sistemi, hem cüzdanımızı hem de gezegenimizi korumanın temel anahtarıdır.
Hazine ve Maliye Bakanlığı’na seslendiğimiz kampanyamıza katıl, imza ver. Birlikte sesimiz yükselsin: Kirleten ödesin, yükümüz hafiflesin!
Greenpeace destekçisi ol!
Greenpeace’in bağımsız ve cesur kampanyalar yürütmesini sağlayan tek güç sensin. Bağışınla sesimizi daha güçlü kıl, dünyanın geleceğine birlikte yön verelim!
Senin desteğinle daha güçlü, daha etkili ve daha cesuruz. Şimdi bize katıl!


