Humpback whale, Alaska, USA. © John Hyde / Greenpeace
Want to do more?
#Okyanuslar Okyanusları Koru

Aldığımız her iki nefesten birini okyanuslara borçluyuz. Şimdi borcumuzu ödeme sırası bizde.

Harekete Geç ×

Okyanusun hızla kötüleşen durumuna neyin sebep olduğunu derinlemesine inceleyen Netflix belgeseli Seaspiracy: Denizlerdeki Komplo geçen hafta ekranlara damgasını vurdu.

İngiliz film yapımcısı Ali Tabrizi’nin yönettiği film, ticari balıkçılığın denizlere ödettiği gerçek bedeli ve bu endüstrinin mavi gezegenimizde yaygınlaşmasına izin vermeye devam edersek neler kaybedeceğimizi ortaya koyuyor.  

Tabrizi, çıktığı yolculuklarda balina avlarından endüstriyel ölçekteki dip trol avcılığına, köpekbalıklarının yüzgeçleri için öldürülmesinden deniz biti istilasına uğramış balık çiftliklerine kadar birçok şeye şahit olduktan sonra (spoiler içerir), okyanusların büyük bir tehditle karşı karşıya olduğunu görüyor ve bu konuya aktif olarak katılım sağlamanın en iyi yolunun deniz ürünleri yemeyi bırakmak olduğuna karar veriyor. Küresel balıkçılık tedarik zincirlerinin son derece karmaşık ve çapraşık olduğunu görünce, sürdürülebilir deniz ürünü diye bir kavram olmadığı sonucuna varıyor ve hayatının sonuna kadar balığı beslenmesine dahil etmeyeceğine kendi kendine söz veriyor.

Seaspiracy’i izledim, şimdi okyanusları korumak için balık yemeyi bırakmam mı gerekiyor?

Belgesel şimdiden bazı tartışmalara neden oldu (bu kötü bir şey değil) ancak Cowspiracy belgeselinde olduğu gibi, ne yazık ki içerdiği bilgilerin bir kısmına da şüpheyle yaklaşıldı.

Seaspiracy çok önemli noktalara işaret ediyor ve okyanusların büyük tehdit altında olduğuna hiç şüphe yok. Burada Seaspiracy belgeseli hakkında kapsamlı bir doğruluk kontrolü yapmayacağım, ancak elimizden gelen tek şeyin balık yemeyi bırakmak olduğu fikrine itiraz etmek istiyorum.

Farklı çeşitlilikteki gıda türlerine erişimin daha fazla olduğu Küresel Kuzey’de, hepimiz daha az hayvansal ürün tüketmeliyiz. Hem gezegenimizin geleceği hem de kendi iyiliğimiz için… Ancak bunun yapabileceğimiz en iyi şey veya okyanusu kurtarmak için tek yol olduğunu iddia etmekteki sorun şu: Bazılarımızın beslenme düzeninin değişmesi yeterli değil. Bizim hızlı ve büyük bir sistemsel değişime ihtiyacımız var.

Ayrıca dünyanın dört bir yanındaki ve hatta Aoteaora’daki birçok topluluk, hayatta kalmak için balık tutmaya ihtiyaç duyuyor. Herkesin durumu deniz ürünlerinden uzak durmaya el vermez; zaten bu toplulukların çoğu da denizden ihtiyaç duyduklarından fazlasını almaz. Balık yemeye yönelik kapsamlı bir yasak, bu toplulukları adaletsiz bir şekilde dezavantajlı duruma düşürecektir. Buradaki gerçek endüstrileşmiş balıkçılıktır, ailelerini beslemek için denizden ihtiyaç duydukları besini alan geleneksel balıkçılar değil.

Küresel Güney’de yaşayan pek çok insan dünyanın en savunmasız insanları arasında yer alıyor; bu insanlar iklim değişikliği ve aşırı avlanma da dahil olmak üzere büyük ölçüde Küresel Kuzey’in neden olduğu birçok tehditle mücadele etmek zorunda kalıyor.    

Yapabiliyorsanız balık yemeyi bırakmak harika bir yol, ancak gerçek gücün kaynağı  birlikte hareket etmekten geçiyor. Bu gidişatı ihtiyaç duyduğumuz hızda değiştirmek istiyorsak, okyanuslara yönelik yaklaşımı değiştirmeleri için hükümetlere baskı yapmalıyız. Okyanuslarımızın her bir bireyin vegan olmasını bekleyecek kadar zamanı yok. Vegan olmanın neden tek çözüm olamayacağını görmek için bu yazıyı okuyabilirsiniz.

Seaspiracy’nin ortaya çıkardığı sorunlara küresel çözümler

Bu kadar büyük bir sorunu çözmek kolay değil. Ancak yıllardır kırmızı bayrak sallayarak uyarılarda bulunan bilim insanlarının desteklediği çözümler var. Bu çözümleri hayata geçirmek için ihtiyacımız olan şey insan gücü… İnsanlar her gün, okyanusları hepimiz adına korumak için bir araya geliyor ve hükümetler üzerinde baskı yaratıyor. Petrol ve gaz devlerini Yeni Zelanda’dan uzaklaştırmak, yüzgeçleri için köpekbalıklarının öldürülmesine engel olmak ve Māui yunusları için daha fazla koruma sağlamak da dahil olmak üzere daha önce bu yolu izleyerek birçok değişikliğin gerçekleşmesine vesile olduk.

Denizlerdeki kilit öneme sahip bölgeleri (göç yolu, biyoçeşitlilik sıcak noktası ve yumurtlama alanı olarak bilinen yerleri) ticari balıkçılıktan korumak, bilim insanlarının okyanuslarımızı çöküş sürecinden kurtarmak için öne sürdükleri en önemli çözümlerden biri.

Birleşmiş Milletler’deki Küresel Okyanus Anlaşması dünya okyanuslarının %30’unu balıkçılık ve diğer tehditlerden korumamıza imkan tanıyabilir, okyanusların iyileşmeye başlamasına olanak sağlayabilir. İyi haber şu ki, iyileşmenin mümkün olduğunu ve şimdi harekete geçersek bunun birkaç on yıl içinde gerçekleşebileceğini biliyoruz.

Greenpeace yıllardır Küresel Okyanus Anlaşması için kampanyalar yürütüyor ve hedefimize bu anlaşmanın en güçlü versiyonunu elde edecek şekilde ulaşmamız hayati önem taşıyor.

Bugün okyanuslar için iyi bir şey yapmak isterseniz, uluslararası okyanus koruma alanları için bu kampanyaya katılabilirsiniz.

Yerelden başlamak

Yeni Zelanda ve dünyanın dört bir yanındaki ticari balıkçılık endüstrisi, habitatları yok eden, hedeflenmeyen türleri (by catch) öldüren ve popülasyonları ortadan kaldıracak kadar çok balık avlayan dip trolü gibi tekniklerle okyanuslara geniş çaplı zararlar veriyor.

Greenpeace Yeni Zelanda aktivistleri, Okyanus ve Balıkçılık Bakanlığı’na bir Noel ağacı bırakıyor ve yıkıcı balıkçılık uygulamalarını durdurmak için gemilerin kameralandırılması çağrısında bulunuyor.

Seaspiracy’de de görüldüğü gibi, bu endüstri en büyük karbon yutağımız olan ve gezegendeki yaşamın tahminen %80’ine ev sahipliği yapan okyanusların işleyişi üzerinde yıkıcı bir etkiye sahip.

Okyanuslarımızı korumak ve karbon tutma yeteneklerine zarar vermeyi bırakmak zorundayız; aksi halde biyoçeşitlilik ve iklimle bağlantılı çifte krizle savaşamayız.

Bu noktada ticari balıkçılık endüstrisini yaptıklarından sorumlu tutmamız ve endüstrinin verdiği zararları görmezden gelmekten vazgeçmeleri için hükümetleri zorlamamız gerekiyor. Hayatta kalmamız, bu gezegendeki diğer her şeyin hayatta kalması sağlıklı okyanuslara bağlı. Okyanuslar ölürse, biz de ölürüz.

Yeni Zelanda’da, büyük balıkçılık şirketlerinin hükümet ve okyanus yönetimi kararları üzerinde fazlaca etkiye sahip olduğunu yıllardır biliyoruz; bununla birlikte balık avlama şeklimizin değişmesi gerektiğini de biliyoruz.

Ticari balıkçılık endüstrisinin hükümete durmaksızın lobi yaptığının ve deniz kuşlarından mercanlara kadar okyanuslara yönelik koruma önlemlerini onlarca yıldır başarıyla manipüle ettiğinin farkındayız. Hatta Yeni Zelanda’yı BM’de güçlü bir Küresel Okyanus Anlaşması’nı taahhüt etmekten alıkoyan şeyin onların etkisi olduğundan şüpheleniyoruz.

En yıkıcı balıkçılık türlerinin karşısına dikilmek

En yıkıcı balıkçılık türü olan dip trolü, mercanların büyüyerek balıklara hayati önem taşıyan habitatlar sağladığı ve okyanus besin zincirinin temelini oluşturduğu yerlerde yasaklanmalı.

Yeni Zelanda dip trol gemisi Waipori’deki mürettebat, Tazman Denizi’nin derinliklerinden ağlarına takılan büyük bir Paragorgia mercan parçasını suya geri bırakıyor.

Dip trolleri bu mercanların bulunduğu deniz dağlarını hedef aldığında, her şeyi yıkıp geçiyorlar. Devasa ağlar hedeflenen türlerden hedeflenmeyen türlere, antik mercanlardan köpekbalıklarına kadar alandaki her şeyi yakalıyor. Daha da kötüsü,

dip trol avcılığının doğası habitatları yok ediyor; bu da habitatların artık yaşamı destekleyemediği ve gelecek on yıllar boyunca da destekleyemeyeceği anlamına geliyor.

Seaspiracy’e göre her yıl yaklaşık 10 milyon hektar ormanı kaybediyoruz, dip trol ağları ise her yıl 1.6 milyar hektar alanı yok ediyor. Bunun biyoçeşitlilik üzerindeki etkileri son derece açık ancak geçen ay, dip trol avcılığının aynı zamanda küresel havacılıktan daha fazla karbon emisyonu saldığı ortaya çıktı.

Bu balıkçılık türü çevre için çifte sorun teşkil ediyor: Türleri ve habitatları yok etmek ve dünyadaki yaşamın bağlı olduğu en büyük karbon yutağına zarar vermek.

50.000’den fazla Yeni Zelandalı, deniz dağlarında dip trolü avcılığının yasaklanması için kampanyaya destek verdi, bugün sen de onlara katılmak ister misin?

Endüstriyi verdikleri zararlardan sorumlu tutmak

Ticari balıkçılık endüstrisinin denizlerde yaptıklarının sorumluluğunu alması gerekiyor. Bunun en önemli bileşenlerinden biri endüstri genelinde daha fazla şeffaflık sağlanması.

Okyanusların nasıl korunması gerektiği konusunda halihazırda balıkçılara yönelik kurallar var ancak bağımsız kontroller olmadan bu kuralların uygulandığından emin olmanın bir yolu yok. Faaliyetlerinin etkilerini kendileri bildirmeleri için ticari balıkçılık endüstrisine güvendiğimizde, asla gerçeği söylemediklerini görüyoruz.   

Bunu yapmalarını sağlamak, ticari balıkçılığın gözlerden ve zihinlerden uzak kalmamasını sağlamak için tüm ticari balıkçılık gemilerinde kameralara ve endüstriden daha fazlasının erişebileceği görüntülere ihtiyacımız var.

Ticari balıkçılık filosunun %100’ünün kameralandırılması için kampanyaya katılın.  

Plastik balıkçılık atıkları ile mücadele etmek

Plastiksiz hareket son beş yılda ciddi bir patlama yaşadı; bu hareket plastik şişelerin kullanılmamasına, plastik poşetlerin ve plastik ambalajların yasaklamasına destek veren milyonlarca kişiyi de beraberinde getirdi.

Boynuna dolanan naylon ipler ve ağ yüzünden deniz aslanının derin bir yara aldığını görüyoruz.

Okyanuslarda oluşan bu girdabı durdurmak istiyorsak, tek kullanımlık plastiklerden kurtulmak çok önemli ancak bu kirliliğe büyük bir katkı sağlamasına rağmen radara takılmaktan kurtulan bir sektör var.  

Hayalet balıkçılık malzemeleri (ticari balıkçılık faaliyetleri esnasında denizde kaybolan veya denize atılan ipler ve benzeri materyaller) her yerde! Balıkçılık atıklarının Büyük Pasifik Çöp Alanı’nın yüzde 46’sını oluşturduğu tahmin ediliyor.

Bu atıklar okyanus yaşamı üzerinde daha ölümcül bir etkiye sahip çünkü bunlar öldürmek için tasarlanmış malzemeler ve denizde kaybolduklarında yıllarca ölüm saçmaya devam ediyorlar. Çok sayıda balina, yunus, kaplumbağa ve balık bu ağlarda boğularak veya bunları yutarak can veriyor.

Ticari balıkçılık endüstrisini plastik krizindeki rollerinden sorumlu tutmanın tam zamanı ve bunun için de bir kampanyamız var.

Ellie Hooper, Greenpeace Yeni Zelanda’daki (Aoteaora) okyanus kampanyasında iletişim uzmanı olarak görev yapmaktadır.