Her yıl Davos zirvesi öncesinde küresel eşitsizliğin fotoğrafını çeken Oxfam, 2026 raporunu yayınladı. Başlık, içinde bulunduğumuz durumu özetler nitelikte: “Zenginlerin Hakimiyetine Direnmek”. Rapor, bir avuç ultra zenginin servetlerini katlarken, kamu politikalarını ve ekonomiyi nasıl kendi çıkarları için şekillendirdiğini; faturanın ise halklara ve gezegene nasıl kesildiğini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

Bir önceki yazıda ikiyüzlülük zirvesi olarak adlandırdığımız Dünya Ekonomik Forumu için Davos’ta bir araya gelen elitler, her yıl olduğu gibi “daha iyi bir dünya” vaatlerini sıralarken; Oxfam’ın yayınladığı son rapor, bu vaatlerin ardındaki çarpık gerçeği yüzümüze çarpıyor.

Oxfam’ın bu senenin raporuna seçtiği başlık ne ile karşı karşıya olduğumuzu güçlü bir biçimde ifade ediyor: “Zenginlerin Hakimiyetine Direnmek”.

Bu başlık, sorunun sadece “birilerinin çok parası olması” olmadığını; asıl meselenin bu aşırı servetin yarattığı güç tekeli olduğunu vurguluyor. Küresel ultra zenginler ve dev şirketler, sadece servetlerini büyütmüyor; aynı zamanda vergi kanunlarını, çevre düzenlemelerini ve ekonomik kuralları kendi lehlerine yeniden yazdırıyorlar.

Peki, bu “zenginlerin hakimiyeti” Türkiye’deki bizim hayatımıza, mutfağımıza ve geleceğimize nasıl yansıyor? Gelin, “Kirletene Ödet, Yükümü Hafiflet” kampanyamızın penceresinden bu rapora bakalım.

Onların serveti, bizim yükümüz artıyor

Oxfam raporu, ultra zenginlerin servetinin, dünyanın geri kalanının yoksullaşması pahasına nasıl arttığını verilerle ortaya koyuyor. Milyarderler servetlerini katlarken, çalışanların payına düşen ise eriyen ücretler ve artan hayat pahalılığı oluyor.

Raporun ortaya koyduğu sayılar, karşı karşıya olduğumuz uçurumu artık inkar edilemez kılıyor. 2025 yılı bizler için zorlu geçerken, milyarderler için adeta bir ‘altın çağ’ oldu; servet artış hızları önceki beş yılın ortalamasına kıyasla üçe katlandı.

Bu sadece bir para meselesi değil, aynı zamanda bir demokrasi sorunu. Çünkü ekonomik güç, doğrudan siyasi bir tahakküme dönüşüyor. Bugün bir milyarderin siyasi bir makama gelme olasılığı, sıradan bir vatandaşa göre tam 4.000 kat daha fazla. Eşitsizliğin derinleştiği ülkelerde demokrasinin erozyona uğrama riskinin yedi kat arttığını görmek bu yüzden şaşırtıcı değil.

Terazinin ne kadar bozulduğunu anlamak için şu tabloya bakmak yeterli: Dünyanın en zengin 12 insanı, toplam nüfusun en yoksul yarısından, yani dört milyar insandan daha fazla servete sahip. Paylaşım krizi o kadar büyük ki; milyarderlerin sadece geçen yıl elde ettiği ‘ekstra’ kazançla dünyadaki her bir insana 250 dolar dağıtılsa bile, onlar günün sonunda yine de 500 milyar dolar daha zengin kalmaya devam ediyor.

Türkiye’de yaşadığımız vergi adaletsizliği tam da bu küresel tablonun bir yansıması. Bizler maaşımızı daha elimize almadan kaynaktan vergilendirilirken, temel ihtiyaçlarımız üzerinden yüksek KDV ve ÖTV öderken; ultra zenginler ve dev şirketler yatırım teşvikleri, vergi muafiyetleri ve vergi cennetlerine kaçırdıkları varlıklarıyla üstlerine düşen adil paylarını ödemekten kaçınıyorlar.

Oxfam’ın işaret ettiği gibi; kamusal hizmetlerin (eğitim, sağlık, temiz enerji) finansmanı için gereken yeterli kaynak aslında mevcut. Ancak bu kaynak, emeğiyle geçinenlerin giderek boşalan cebinden değil, servetini katlayanların kasasından çıkmalı.

İklim krizi herkesi aynı etkilemiyor

Raporun en çarpıcı bölümlerinden biri, aşırı zenginlik ile ekolojik yıkım arasındaki bağı kurduğu yer. Zenginlerin hakimiyeti, sadece ekonomik değil, ekolojik bir tahakküm de kuruyor.

Ultra zenginler, fosil yakıt şirketlerindeki yatırımları, özel jetleri ve aşırı tüketim alışkanlıklarıyla gezegeni orantısız şekilde kirletiyor. Ancak iklim krizinin yarattığı sellerin, yangınların, gıda enflasyonunun ve kuraklığın bedelini onlar değil, yoksullar ödüyor.

Raporda vurgulanan “güç tekeli”, fosil yakıt endüstrisinin, yeşil dönüşümü engellemek için kullandığı lobicilik faaliyetlerini de kapsıyor. Onlar kâr etmeye devam etsin diye, bizler nefes alınamaz bir dünyaya mahkum ediliyoruz.

Kuralları yeniden yazmak gerekiyor

Oxfam raporu karamsar bir tablo çizse de, çözümün elimizde olduğunu da hatırlatıyor. Mevcut gidişatı değiştirmek için kamusal gücü geri kazanmamız gerekiyor.

Raporun ultra zenginlerin ve aşırı kârların vergilendirilmesi yönündeki temel önerisi, Kirletene Ödet, Yükümü Hafiflet kampanyamızın talepleriyle örtüşüyor.

Bu bir intikam çağrısı değil, aksine, içinde yaşadığımız koşullarda bir matematik ve adalet zorunluluğu olarak geçerliliğini ve önemini artıyor. Rapora göre atılması gereken adımlar şunları içeriyor:

  • Servet vergisi ve kurumlar vergisinin artırılması,
  • Vergi cennetlerinin engellenmesi,
  • Ve en önemlisi, çevreye zarar veren faaliyetlerin (karbon emisyonlarının) ağır şekilde vergilendirilmesi…

Bu adımlar atıldığında; hem sosyal adaleti sağlayacak hem de iklim kriziyle mücadele edecek devasa bir kaynak yaratılabilir.

Yükü sahibine, kirleten zenginlere i̇ade etme vakti

2026 yılına girerken önümüzde iki yol var: Ya “zenginlerin hakimiyetinin” getirdiği yoksulluğu ve ekolojik yıkımı kabul edeceğiz ya da kuralların herkes için, özellikle de gezegen için adil olduğu bir düzen talep edeceğiz.

Bizim yükümüzün ağır olmasının sebebi, onların yüklerini taşımayı reddetmesidir. Şimdi, bu yükü asıl sahiplerine, yani kirletenlere ve sömürenlere iade etme zamanı.

Siz de bu küresel mücadelenin Türkiye’deki sesi olmak için kampanyamıza katılın.

Greenpeace’in bağımsız ve cesur kampanyalar yürütmesini sağlayan tek güç sensin. Bağışınla sesimizi daha güçlü kıl, dünyanın geleceğine birlikte yön verelim!

Senin desteğinle daha güçlü, daha etkili ve daha cesuruz. Şimdi bize katıl!

Bağış Formu Yükleniyor…