1 Temmuz 2026 itibarıyla Türkiye’de Depozito İade Sistemi, kısa adıyla DOA, resmen yürürlüğe girdi. Sokaklarda ve market girişlerinde yer alan iade makineleri, ambalaj başına verilen 1 TL’lik teşvik bedeliyle birlikte kısa sürede gündemin merkezine oturdu. Vatandaşların günlük hayatlarına yeni entegre etmeye çalıştığı bu sistemi, Türkiye’nin genel atık politikası ve plastik krizi açısından nasıl değerlendirmeli?
Greenpeace Türkiye olarak bu adımı, hem taşıdığı potansiyel hem de arka planındaki yapısal eksiklikler çerçevesinde inceliyoruz:
Sistem Ne Durumda: İlk Veriler
Sistemin ilk haftalarına dair somut rakamlar, Türkiye Çevre Ajansı (TÜÇA) Başkanı Nurullah Öztürk’ün 16 Temmuz 2026’da düzenlediği basın toplantısında paylaşıldı. Öztürk’e göre Türkiye’de her yıl yaklaşık 25 milyar içecek ambalajı atık hâline geliyor ve bu ambalajların önemli bir bölümü bugüne kadar geri kazanılamadan kayboluyordu.
İlk döneme ilişkin açıklanan başlıca veriler şöyle:
- 482 yetkilendirilmiş içecek üreticisi sisteme dahil oldu; sistemde kayıtlı ambalajlı içecek sayısı 3.673‘e ulaştı.
- İlk 10 günde yaklaşık 20 milyon ambalaj vatandaşlar tarafından iade edildi.
- Mobil uygulamaya kayıtlı kullanıcı sayısı 2 milyonun üzerine çıktı.
- Entegrasyon sürecine yaklaşık 2.500 iade makinesi ile başlandı; hedef, sistem olgunlaştığında ülke genelinde 20.000 makineye ulaşmak. Manuel iade noktalarının 2026 sonunda en az 10.000‘e, 2027 sonunda ise yaklaşık 30.000‘e çıkması planlanıyor.
Hedefler de oldukça iddialı: Tam kapasiteye ulaşıldığında içecek ambalajı ham madde ithalatında %35-40 azalma, yaklaşık 37 bin ton sera gazı emisyonu tasarrufu ve cari açığa yılda en az 600 milyon dolar katkı öngörülüyor. Bazı açıklamalarda bu rakam, 25 bin yeni istihdamla birlikte 1 milyar dolara kadar çıkarılıyor. Sistem, kamu bütçesinden değil, “kirleten öder” ilkesi çerçevesinde piyasaya ambalajlı ürün süren firmaların ödediği katılım bedelleriyle finanse ediliyor. Bu finansman modeli uluslararası ilgi de gördü; Forbes’ta yayımlanan bir analiz, sistemi kamu bütçesine yük getirmeyen yapısı nedeniyle ABD ve diğer Batılı ülkeler için örnek bir model olarak sundu.
Rakamlar iddialı, katılım da beklenenin üzerinde seyrediyor. Ancak bu olumlu tabloyu, sistemin yapısal boyutlarıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor.
Mikro Çözümler, Makro Sorunu Çözer mi?
DOA sistemini bütüncül bir çevre politikası çerçevesinde değerlendirdiğimizde, karşımıza temel bir denge meselesi çıkıyor. Bir atık yönetim modelinin başarısı yalnızca tüketiciye sunulan pratik çözümlerle ölçülemez; sistemin makro ölçekteki endüstriyel gerçeklerle ne kadar uyumlu tasarlandığı da hesaba katılmalı.
Bu noktada DOA’ya dair temel değerlendirmemiz şu: Sistemin odak noktası “krizin kaynağı” değil, “krizin sonucu.” Ambalaj başına verilen 1 TL’lik teşvik, mikro ölçekte değerli bir davranışsal dönüşüm tetiklese de, arka planda durmaksızın yeni plastik üretmeye ve ithal etmeye devam eden makro mekanizmaları tek başına durduramaz. Sorumluluğun yalnızca bireylerin omuzlarına yüklendiği, ancak üreticilerin ve ithalat mekanizmalarının sınırlandırılmadığı bir model, yapısal olarak eksik kalmaya mahkûm. Dolayısıyla DOA, plastik krizini tek başına çözecek bir araç değil; bütüncül bir çevre stratejisine entegre edildiğinde anlam kazanacak stratejik bir bileşen olarak görülmeli.
İç Piyasadaki Potansiyel, İthalat Gerekçelerini Zayıflatıyor
Bu sistemin plastik atık ithalatı tartışmalarına doğrudan etki edecek çok stratejik bir yönü bulunuyor. Yıllardır plastik geri dönüşüm sektörü, Avrupa’dan atık ithal edilmesini savunurken hep aynı gerekçeyi öne sürdü: Türkiye’de kaynağında ayrıştırma altyapısı yetersiz, iç piyasada sanayinin ihtiyaç duyduğu temiz ve kaliteli ham maddeyi bulamıyoruz.
Bu argümana bağlı olarak da Türkiye’ye ithal edilen plastik atık miktarı yıldan yıla artış gösterdi. Haziran ayı başında yayımladığımız Türkiye’nin Sıfır Atık Politikasının Görünmeyen Yüzü başlıklı politika bilgi notunda dikkat çektiğimiz üzere, 2025 yılında yalnızca Avrupa Birliği (AB) ülkelerinden Türkiye’ye gönderilen plastik atık miktarı yüzde 19 artışla 503 bin tona ulaşarak tarihi bir rekor kırdı; böylece Türkiye, AB’nin plastik atıkları için açık ara en büyük varış noktası konumuna yerleşti. Buna bir de Birleşik Krallık’tan gelen 139 bin ton eklendiğinde tablo daha da çarpıcı hale geliyor. The Guardian bu durumu doğrudan “atık sömürgeciliği” (waste colonialism) olarak nitelendiriyor. Avrupa’nın plastik atığı Türkiye’ye gönderiliyor. Yok olmuyor, dağılıyor. Toprağa, havaya, suya karışıyor. Özellikle güneş, tuz ve dalgalarla o kadar hızlı parçalanıyor ki, her yere sızıyor, denizlerimizi ve denizlerdeki canlıları adeta istila ediyor.
DOA sistemi sektörün bu argümanının geçerliliğini ortadan kaldırma potansiyeli taşıyor. Sistem doğru ve verimli bir şekilde işletildiğinde, Türkiye kendi yüksek kaliteli ve temiz ambalaj atığını kendi imkânlarıyla toplama potansiyeline sahip. İç piyasada bu kadar büyük ve nitelikli bir yerli kaynak arzı yaratılırken, sınır kapılarımızı Avrupa’nın plastik atıklarına açık tutmak yapısal bir çelişki barındırıyor. Kendi kaynağını toplayabilen bir Türkiye’nin, dışarıdan gelecek ilave atık yüküne ihtiyacı yok.
Genişletilmiş Üretici Sorumluluğu Çerçevesinde DOA
Dünyadaki başarılı örneklere bakıldığında, depozito sistemlerinin arkasında Genişletilmiş Üretici Sorumluluğu (EPR) adı verilen evrensel bir ilke yatıyor. Bu ilke, bir ürünü piyasaya süren şirketin, o ürün atık hâline geldikten sonraki çevresel ve finansal maliyetleri üstlenmesini zorunlu kılıyor. DOA sisteminin “kirleten öder” prensibi üzerine kurulu olması ve üreticileri bu sorumluluğa dahil etmesi, bu açıdan doğru bir adım.
Ancak sistemi Avrupa’daki (örneğin Almanya veya İskandinav ülkeleri) yerleşik uygulamalarla kıyasladığımızda, henüz yolun başında olduğumuzu görüyoruz. Gelişmiş sistemler yalnızca plastik şişelerin toplanıp geri dönüştürülmesine odaklanmaz; asıl olarak ambalajların yeniden doldurulabilir ve tekrar kullanılabilir (reuse) hale getirilmesini teşvik eder. Türkiye’deki mevcut uygulamanın en önemli yapısal sınırı, tek kullanımlık plastik üretim hacmini azaltmaya yönelik bir mekanizma içermemesi.
Finansal Mekanizma: Maliyet Gerçekten Kimin Üzerinde?
Kaldı ki Türkiye’de devreye giren DOA sisteminin finansal altyapısı da, Avrupa’daki pek çok EPR modelinden yapısal olarak ayrışıyor. Avrupa’da bu sistemler genellikle kâr amacı gütmeyen bağımsız konsorsiyumlar tarafından yönetilirken, Türkiye’de tüm finansal ve operasyonel kontrol kamu otoritesi olan TÜÇA bünyesinde toplanmış durumda. Bu yapı, dikkatle izlenmesi gereken birkaç soruyu beraberinde getiriyor.
Kamu tarafında sıkça vurgulanan nokta, sistemin genel bütçeden finanse edilmediği, dolayısıyla vergi mükelleflerine ek bir yük getirmediği. Bu doğru ve önemli bir tasarım tercihi. Ancak burada altı çizilmesi gereken bir ayrım var: Devlet bütçesine yük binmemesi, vatandaşa da hiçbir maliyet yansımayacağı anlamına gelmiyor. Katılım bedelinin üreticiden tahsil edilmesi, bu maliyetin nihai olarak tüketici fiyatlarına yansımayacağının garantisi değil; genişletilmiş üretici sorumluluğu modellerinde bu bedelin bir kısmının ürün fiyatına eklenerek dolaylı yoldan tüketiciye aktarılması, dünya genelinde sık rastlanan bir eğilim. Ayrıca sistemin doğası gereği, iade etmeyi unutan, imkânı olmayan veya erişemeyen her vatandaş, ödediği bedeli fiilen geri alamıyor. Bu da özellikle iade noktalarına erişimi kısıtlı olan bölgelerde yaşayan, düşük gelirli ya da hareket kabiliyeti sınırlı vatandaşlar için örtük bir maliyete dönüşme riski taşıyor. Bu nedenle “vatandaşa yük yok” söyleminin, hem fiyat şeffaflığı hem de iade altyapısının erişilebilirliği açısından somut verilerle desteklenmesi ve düzenli olarak denetlenmesi gerekiyor.
Bunun ötesinde iki yapısal soru daha öne çıkıyor:
Tersine teşvik riski: İade makinelerinde toplanan temiz ve ekonomik değeri yüksek ambalajlar, kamunun mülkiyetine geçip sanayiye satılarak önemli bir gelir yaratıyor. Kamunun atıktan bu denli yüksek kâr elde etmesi, sistemde bir “tersine teşvik” (perverse incentive) riski barındırıyor: Atıktan gelir elde eden bir yapı, plastik üretimini kaynağında azaltmayı gerçekten ister mi, yoksa sistemin sürekliliği için piyasaya yeni plastik sürülmesine göz mü yumar?
İade edilmeyen depozitoların akıbeti: Vatandaşların iade etmediği, çöpe giden veya kaybolan ambalajların bedelleri TÜÇA havuzunda önemli bir fon oluşturacak. Bu gelirin yalnızca çevre projelerinde ve atık azaltım politikalarında kullanılacağının şeffaf biçimde garanti altına alınması gerekiyor.
Sosyal Boyut ve Adil Dönüşüm: Sokak Toplayıcılarının Durumu
Bu tür bir çevre politikasının gerçekten sürdürülebilir sayılabilmesi için “Adil Dönüşüm” (Just Transition) ilkesini benimsemesi gerekiyor. Türkiye’de atık toplama sisteminin belkemiğini, yıllardır her türlü sosyal güvenceden yoksun biçimde sokaklarda çalışan yüz binlerce atık toplama işçisi oluşturuyor. Bu işçilerin günlük kazançlarının büyük bölümü, hurda değeri en yüksek olan PET şişelerden ve alüminyum kutulardan sağlanıyor.
Bu konudaki saha görünümü, ilk aylarda beklenenden daha karmaşık ve çelişkili gibi görünüyor. Bir yandan, sokaklarda artık pet şişe bulmakta zorlandığını belirten toplayıcılar var: Bazı haberlerde günlük kazancın 1.000 TL’den 600 TL’ye gerilediği, eskiden bir saatte toplanabilen miktarın artık beş günde toplanamadığı aktarılıyor; bu kişiler geçimlerini karton ve naylon gibi alternatif atıklara yönelerek sürdürmeye çalışıyor.
Diğer yandan TÜÇA, bu iddiaları “sosyal medyada dezenformasyon” olarak nitelendiriyor ve sahadan farklı bir tablo aktarıyor: Sokak Toplayıcıları Derneği Başkanı ve görüşülen bazı toplayıcılar, sistemin gelirlerini düşürmek yerine artırdığını belirtiyor. Bir toplayıcı, PET şişe kilogram fiyatının 23 TL’den 70 TL’ye çıktığını, eskiden alıcı bulamayan cam şişelerin artık adet başına 1 TL’ye satılabildiğini aktarırken; bir başka toplayıcı günde yaklaşık 2.000 adet toplayarak aylık gelirinin 60 bin TL’ye ulaştığını belirtiyor.
Bu çelişkili tablo, bölgesel farklılıklardan, toplayıcının çalışma modelinden (serbest ya da örgütlü) ve geçiş sürecine uyumdan kaynaklanıyor olabilir. Ancak hangi anlatı öne çıkarsa çıksın, ortada net bir yapısal gerçek var: DOA, PET ve alüminyumun ekonomik değerini kayıt dışı bir sektörden kurumsal bir sisteme kaydırıyor ve bu, yüz binlerce kişinin geçim modelini kökten değiştiriyor. Hâl böyle olunca, temiz ham maddeye düşük maliyetle ulaşan geri dönüşüm ve ambalaj şirketlerinin ekonomik açıdan büyük avantajlar elde ettiği, buna karşılık sürecin sosyal maliyetinin toplayıcılar üzerinde yoğunlaştığı şeklinde yorum yapmak mümkün hâle geliyor.
Doğayı korurken, sistemin yükünü yıllardır sırtında taşıyan en kırılgan kesimi bir anda açlığa ve sistem dışına itmek, ekolojik adalet kavramıyla bağdaşmıyor. Bu geçiş sürecinin gerçek etkisi, karşılıklı iddiaların ötesinde bağımsız ve şeffaf verilerle takip edilmeli. DOA sisteminde biriken finansal havuzun bir kısmı, mutlaka atık işçilerinin resmi sisteme entegrasyonu ve güvenceli istihdamı için kullanılmalı.
Gerçek “Sıfır Atık” İçin Taleplerimiz
DOA, Türkiye’nin kendi atığını yönetebileceğini kanıtlaması için dar ama değerli bir fırsat penceresi sunuyor. Kasım 2026’da Antalya’da COP31’e ev sahipliği yapacak bir ülke için bu, söylemi somut eyleme dönüştürmek adına önemli bir fırsat. Ancak bu olumlu başlangıcın bir “yeşil aklama” (greenwashing) aracına dönüşmemesi için hükümetin bütüncül bir atık politikası izlemesi şart.
Greenpeace Türkiye olarak plastik kirliliğine karşı yürüttüğümüz kampanyada taleplerimiz net:
- Atık İthalatı Durdurulmalı: Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile Ticaret Bakanlığı, DOA’nın iç pazarda yarattığı temiz ham madde potansiyelini referans alarak plastik atık ithalatını kesin bir takvimle tamamen durdurmalı.
- Kaynakta Azaltım Hedeflenmeli: Sistem, tek kullanımlık plastikleri geri dönüştürmenin ötesine geçerek yeniden doldurulabilir (reuse) ambalaj sistemlerini teşvik edecek şekilde güncellenmeli ve yeni petrokimya tesisi yatırımlarına son verilmeli.
Bunların yanı sıra:
- Maliyet Şeffaflığı Sağlanmalı: Sistemin devlet bütçesine yük getirmemesi kadar, vatandaşa da fiilen ek bir maliyet yüklemediği; katılım bedellerinin ürün fiyatlarına ne ölçüde yansıdığı ve iade altyapısının tüm gelir gruplarına eşit erişilebilir olduğu, bağımsız denetimlerle şeffaf biçimde ortaya konmalı.
- Adil Dönüşüm Sağlanmalı: Sistemin finansal getirileri şeffaf bir şekilde yönetilmeli ve atık toplama işçilerinin sosyal güvenceye kavuşturularak resmi sisteme entegre edilmesi sağlanmalı.
Gerçek bir “Sıfır Atık” vizyonu, ancak musluğu en başından kapatarak; yani plastiği üretmeyerek, ithal etmeyerek ve sosyal adaleti gözeterek mümkün.
Greenpeace destekçisi ol!
Greenpeace’in bağımsız ve cesur kampanyalar yürütmesini sağlayan tek güç sensin. Bağışınla sesimizi daha güçlü kıl, dünyanın geleceğine birlikte yön verelim!
Senin desteğinle daha güçlü, daha etkili ve daha cesuruz. Şimdi bize katıl!

