ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a karşı başlattığı savaş ve ardından bölgede tırmanan çatışma, ağır bir insani bedele yol açtı. İran’da ve saldırıların hedef aldığı Körfez ülkelerinde siviller hayatını kaybetti. Bölgedeki aileler aylardır çatışmanın, elektrik ve su kesintilerinin ortasında yaşamaya çalışıyor. Greenpeace Türkiye olarak sivilleri ve sivil hayatı hedef alan tüm saldırıları kınıyor, tüm tarafları askeri eylemleri durdurmaya ve müzakere masasına dönmeye çağırıyoruz. 

Savaş ve Hürmüz Boğazı’ndaki nakliye krizleri, petrol piyasalarında da şiddetli bir dalgalanmaya yol açtı. Ancak bu sarsıntı sadece yakıt istasyonları ile sınırlı kalmadı; süpermarket raflarından eczanelere, gıda ambalajlarından bebek bezlerine kadar günlük hayatın her alanında hissedilir hâle geldi. Dünyanın fosil yakıtlara ve plastiğe olan aşırı bağımlılığı, küresel jeopolitik krizlerin doğrudan hayat pahalılığına ve tedarik zinciri krizine dönüşebileceğini bir kez daha kanıtladı.

Plastik krizi çoğunlukla “çöp” veya “çevre kirliliği” gibi sonuçları çerçevesinde tartışılıyor. Oysa petrokimya sektöründeki son gelişmeler, meselenin aynı zamanda doğrudan bir ekonomik kilitlenme ve iklim krizi sorunu olduğunu gösteriyor.

Sayılarla 2026 plastik tedarik krizi

Greenpeace Uluslararası tarafından Eylül ayında yayımlanan bir analiz, küresel sistemin kırılganlığını çarpıcı bir biçimde özetliyor:

>%40
Küresel polietilen ihracatının doğrudan aksayan ve kriz riskiyle karşı karşıya kalan payı
↓%83
Orta Doğu’dan yapılan nafta sevkiyatlarında şubat ayından mart ayına, sadece bir ayda yaşanan çöküş
↑ %89,7
Asya nafta gösterge fiyatlarının bir aydan biraz fazla süredeki artış oranı
> 2 Kat
Asya etilen fiyatlarının kriz sürecinde katlanma oranı
50
Sadece birkaç hafta içinde dünya çapında petrokimya devleri tarafından ilan edilen mücbir sebep (force majeure) veya satış tahsisi bildirimi sayısı
↑%30 – %40
Avrupa polietilen spot fiyatlarının çatışmanın sadece ilk iki haftasındaki tırmanış oranı

Plastik tedarik zinciri neden bu kadar kırılgan?

Plastik ürünlerin %99’undan fazlası fosil yakıtlardan elde edilen ham maddelerle üretiliyor. Dünya petrolünün ve gazının yaklaşık %20’sinin ve Orta Doğu polietilen ihracatının %85’inin geçtiği Hürmüz Boğazı gibi tek bir kilit noktadaki aksama, tüm küresel üretimi felç etmeye yetiyor:

  • Üretim Yavaşlaması ve Durma Noktası: Japonya’da mart ayında poşet ve ambalaj yapımında kullanılan polietilen üretimi geçen yıla göre %62 düştü. Tayvan merkezli dev üretici Formosa Plastics teslimat yapamayarak mücbir sebep ilan etti.
  • Faturanın Tüketiciye Kesilmesi: Tayvan’da plastik poşet fiyatları iki katına çıkarken, ABD raflarında şişelenmiş su fiyatları %5.8, bebek bezleri ve hijyen ürünleri %2 ile %6 arasında zamlandı; okul beslenme çantalarının fiyatı ise %26’dan fazla arttı. Hatta Güney Kore, medikal şırınga stoklamayı yasaklamak zorunda kaldı.

Bu tablo bir kez daha açıkça gösteriyor ki; petrokimya devleri kriz dönemlerinde bile rekor düzeylerde kâr açıklamaya devam ederken, oluşan risklerin ve yükselen maliyetlerin yükü yurttaşların omuzlarına yıkılıyor.

Küresel çözümün adresi: BM Küresel Plastik Anlaşması

Dünya genelinde hükümetler kriz anlarında geçici fiyat kontrolleri veya acil stok önlemleri almaya çalışsa da, kalıcı çözüm uluslararası ölçekte bağlayıcı kurallardan geçiyor. BM Küresel Plastik Anlaşması müzakereleri (INC süreçleri) tam da bu kırılma noktasında tarihi bir fırsat sunuyor.

Ancak uluslararası müzakere süreci oldukça sancılı ilerliyor. Cenevre’deki INC-5.2 görüşmeleri, plastik üretimine sınır getirmeyen ve tehlikeli kimyasalları düzenlemeyen zayıf bir taslak metnin ülkelerin çoğunluğu tarafından reddedilmesiyle kilitlenmişti. Sürecin ardından seçilen yeni Müzakere Başkanı Julio Cordano’nun sunduğu son taslak metin ise ne yazık ki hâlâ üretimi kısıtlama yükümlülüğü taşımıyor ve Cenevre’de reddedilen metnin benzeri bir yapıyı koruyor.

İşte bu kilitlenmeyi aşmak ve ülkeler arasındaki derin fikir ayrılıklarını uzlaştırmak amacıyla, tüm taraf ülkelerin müzakere heyeti liderlerini bir araya getiren gayriresmî Delegasyon Başkanları (HOD) Toplantısı 27-30 Eylül 2026 arasında Bangkok’ta düzenleniyor. Mart 2027’deki karar oturumu (INC-5.4) öncesinde metne yön vermek için gerçekleşen bu kritik buluşmada temel mücadele alanı son derece net: Plastik krizini sadece atık yönetimi ve geri dönüşüm masallarıyla mı geçiştireceğiz, yoksa üretimi kaynağında sınırlandıracak mıyız?

Greenpeace olarak uluslararası masada net taleplerimizi yineliyoruz:

  1. Üretim Sınırı: Plastik üretiminin 2040 yılına kadar en az %75 oranında azaltılması ve ham plastik kapasitesinin kademeli olarak tasfiye edilmesi.
  2. Tek Kullanımlıklara Son: Problemli ve gereksiz tek kullanımlık plastiklerin küresel ölçekte yasaklanması.
  3. Adil Geçiş: Fosil yakıtlara bağımlı sektör çalışanlarını koruyan, yeniden kullanım odaklı adil bir ekonomik modelin kurulması.

COP31 Başkanlığı ve Türkiye’nin sorumluluğu: Çekimser duruşa yer yok

Kasım ayında Antalya’da gerçekleşecek COP31 İklim Zirvesi’ne ev sahipliği yapacak ve zirvenin başkanlığını yürütecek olan Türkiye, tarihi bir sorumlulukla karşı karşıya. Plastik; ham madde çıkarılmasından üretimine, işlenmesinden yakılmasına kadar tüm yaşam döngüsüyle doğrudan bir iklim sorunudur.

Türkiye, COP31 Başkanlığı unvanıyla küresel iklim diplomasisine yön verme pozisyonundadır. Bu nedenle, BM Küresel Plastik Anlaşması’na (INC) giden süreçte çekimser ya da pasif bir duruş sergileme lüksüne sahip değildir. Türkiye, müzakere masasında plastiğin açıkça bir iklim sorunu olarak ele alınmasını sağlamalı, üretim kısıtlamasını savunan ülkelerin yanında yer almalı ve bu yaklaşımın uluslararası metinlere girmesi için ağırlığını koymalıdır.

Türkiye için acil kampanya taleplerimiz

Sarsılan küresel tedarik zinciri, Türkiye ekonomisi için de ciddi bir uyarı niteliğinde. Zira Türkiye milyarlarca dolarlık yeni petrokimya yatırımları yapmayı planlıyor. Bu türden bir yaklaşım, plastiğin ham maddesi olan fosil yakıtlar alanındaki dışa bağımlılığımızı uzun yıllar boyunca sürdürme riskini beraberinde getiriyor. Bu durum da olası küresel dalgalanmaların doğrudan enflasyona ve üretim krizine dönüşmesi riskini tetikliyor.

Türkiye’nin hem uluslararası sorumluluklarını yerine getirmesi hem de kendi ekonomisini ve doğasını koruması için şu iki kritik adımı atması şart:

1. Yeni Petrokimya Yatırımları Askıya Alınmalı

Dünya fosil yakıtlardan ve petrokimya bağımlılığından çıkış yolları ararken, Türkiye’nin yeni petrokimya tesislerine ve kapasite artışlarına yatırım yapması, ülkeyi önümüzdeki onlarca yıl boyunca fosil yakıt kilitlenmesine (fossil fuel lock-in) mahkûm edecek. Yeni petrokimya yatırımları derhal askıya alınmalı, kaynaklar gerçek sıfır atık politikalarına, azaltım ve yeniden kullanım altyapılarına yönlendirilmeli.

2. Atık İthalatı Derhal ve Koşulsuz Sonlandırılmalı

Başka ülkelerin plastik atıklarını “geri dönüşüm ve ham madde” kılıfıyla ülkeye sokmak, Türkiye’yi küresel krizlerin çöplüğü hâline getirdiği gibi yerel ekosistemlerimizi ve halk sağlığını zehirliyor. Gerçek bir dönüşüm, ithal plastik atıklarla değil, gereksiz plastik kullanımını bitirmekle mümkün.

Kaçınılmaz çözüm: Üretimi azaltmak

Gerek Orta Doğu’daki krizlerin gösterdiği tedarik riskleri, gerekse BM Küresel Plastik Anlaşması müzakereleri aynı gerçeğe işaret ediyor: Plastik üretimini düşürmeden kirliliği de, ekonomik kırılganlığı da durduramayız.

Türkiye, COP31 Başkanlığı ile üstlendiği küresel sorumluluğun gereğini hem uluslararası müzakere masasında hem de kendi sınırları içinde yerine getirmeli. Atık ithalatını koşulsuz sonlandırmak, yeni petrokimya yatırımlarını askıya almak ve INC sürecinde aktif tutum alarak üretimin sınırlandırılmasını savunmak, erteleyemeyeceğimiz üç hayati adım.

Detaylı inceleme için Greenpeace Uluslararası’nın analizine buradan ulaşabilirsiniz.