Sen de "havada kalmasın" diyerek harekete geç, PM 2.5 için AB ile uyumlu ulusal sınır değer belirlensin, derin bir nefes alalım.

Harekete Geç

Salgın hastalık kavramı artık hiçbirimiz için kitaplardan okuduğumuz, belgesellerden öğrendiğimiz bir insanlık tarihi bilgisi veya fantastik, bilim kurgu filmlerinin beyaz perdeye taşıdığı hikayelerden ibaret değil. Karantina bölgelerinin ilan edildiği, sahra hastanelerinin kurulduğu ve temel ihtiyaçların stoklandığı bir halk sağlığı krizinin içinde yaşıyoruz. 

Ne var ki kriz gündeminin içinde birçok tartışma konusu şimdilik rafa kaldırılırken, hava kirliliğine dair tartışmalar üst sıralarda yer almaya devam ediyor. Evlere kapanmamız ile birlikte fosil yakıta bağlı faaliyetlerin sekteye uğraması ile hava kirliliğinin azaldığı söyleniyor. Peki bu söylemler gerçeği ne kadar yansıtıyor? Eğer gerçeği yansıtıyorsa da salgın sonrasında evlerimizden çıktığımızda bizi tekrar kirli bir hava beklemiyor mu? 

Hava kirleticiler çalışmaya devam ediyor

Öncelikle, bu söylemlerin gerçeği ne kadar yansıtığını ve bize ne anlattığını inceleyelim. İlk olarak Çin’de, ardından İtalya’daki kirlilik bulutlarının azaldığını gösteren uydu görüntüleri bu tartışmadaki ilk fişeği ateşledi. Her iki örnek de kömür ve ham petrol yanması ile ilişkilendirilen azot dioksit seviyelerini analiz ediyordu.

Özellikle kömür yanması ile ortaya çıkan bir diğer kirletici madde kükürt dioksitle ilgili herhangi bir değerlendirmeye el atan bir araştırmacı henüz olmadı. Öte yandan, partikül madde kirliliği ile ilgili tek analiz ise bilgisayar modellemeleri ve uydu görüntülerini bir araya getiren Avrupa Uzay Ajansı tarafından üretildi. Fakat bu açıklamada da önceki yıllardaki kirlilik oranlarıyla karşılaştırma yapacak periyodik bir bilgi yer almıyordu. Şu anda erişilebilir veriler, diğer kirleticileri de kapsayacak bütünsel bir değerlendirme yapmamıza imkan tanımıyor. Bu nedenle tek bir kirletici madde üzerinden hava kirliliğinin azaldığını ortaya atmak bizi yanıltacaktır. 

24 Mart’ta yayımlanan bir değerlendirme sonucunda İstanbul’daki kirliliğin azaldığı öne sürülüyor. Araştırmada Ocak ayında 50 mikrogram olan madde yoğunluğunun, 30 mikrograma düştüğü belirtiliyor. Hava kirliliğinin sağlık etkisini değerlendirmek için Dünya Sağlık Örgütü ve hükümetlerin tasarladığı çevre koruma kanunları, kirlilik yoğunluğunun günlük ve yıllık ortalamalarını kullanıyor. Mesela bir bölgede, günlük 100 mikrogram olan partikül madde kirliliğindeki % 30’luk bir düşüş, ertesi gün 70 mikrogramı gösterecektir. DSÖ, Türkiye ve AB’nin partikül madde 10 için günlük sınır değeri 50 olarak belirlediğini göz önüne alırsak, % 30’luk bir azalmanın hala insan sağlığı için bir tehlike barındırdığını anlayacağız. Bu nedenle, kirlilik değerlendirmelerini limit aşımları üzerinden yapmakta fayda var.

İstanbul’da yapılan yüzdesel azalma değerlendirmeleri, kirliliğin bütün boyutlarını anlatmaz. Nitekim, paylaşılan ortalama yoğunluk değerleri kirliliğin azaldığı algısını yaratırken, İstanbul’un en kirli ilçelerinde araştırmanın yapıldığı dönemki günlük limit aşım sayılarınının göz ardı edilmesine neden olur. 

Türkiye’de, bu tür değerlendirmelerin arkasında yatan ana motivasyon “ulaşım faaliyetlerindeki azalma, kirlililk oranını düşürdü” hipotezine dayanıyor. Halbuki, partikül madde kirliliğinin tek kaynağı içten yanmalı motorlu araçlar değil. Kömür ile çalışan enerji santralleri ve sanayi tesisleri faaliyetlerine hala devam ediyor. Partikül madde yani tozuma kirliliğinin bir diğer kaynağı olan sokaklarımızdaki inşaatlar hala yükseliyor. Beyaz yakalar evlere kapanmış masabaşı işlerini sürdürürken, mavi yakalar hala sokakta, fabrikada, enerji santralinde, kömür madeninde ve inşaat şantiyesinde işlerinin başında. 

İstanbul’da değişen bir şey yok

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın veri tabanından indirdiğimiz PM 10 verileri İstanbul’da hava kirliliği oranı yüksek ilçelerde aslında pek de değişen bir şey olmadığını gözler önüne seriyor. 

Bu bilgiler ışığında 1 Şubat- 1 Nisan 2020 tarihleri arasında:

Mecidiyeköy’deki ölçüm istasyonunun ölçüm yaptığı 49 günün 29’unda PM 10 için belirlenen günlük limit değerin aşıldığı görülüyor. En yüksek kirlilik yoğunluğu, bir günde 184 mikrogram olarak kayıtlara geçmiş. Bu rakam yasa ile belirlenen günlük sınır değerin 3 katından fazla.  

Esenyurt’da da durum çok farklı değildi. 61 gün ölçüm yapan istasyonda, 25 gün boyuncu limit değerin aşıldığı görülüyor. Kirlilik yoğunluğunun en yüksek olduğu gün, havadaki partikül madde miktarının 165 mikrogram olduğu görülüyor. Bu rakam ulusal limit değerin 3 katından fazla.  

Bir dönem, ilçe halkının taş ocaklarından kaynaklanan kirliliğe karşı gerçekleştirdikleri protestolarla gündeme gelen Sultangazi’de de vatandaşların şikayetlerinde ne kadar haklı olduğunu gösteren sonuçlar mevcut. Ölçüm yapılan 55 günün, 32’sinde ulusal limit değer aşılmış. 

Yasal mevzuat partikül madde 10 kirliliğinde limit aşımlarının bir yılda 35’ten fazla olmaması gerektiğini söylüyor. DSÖ de uzun dönemde sağlık etkisi açısından bu eşiğin aşılmamasını tavsiye ediyor. 

Yılın daha ilk çeyreğinde, salgın nedeniyle hava kirliliğinin azaldığı iddia edilirken, İstanbul’un en kirli bölgeleri, yıllık limit aşım eşiğini gün sayısı bakımından geçmek üzere… 

Mecidiyeköy’de 6 gün,

Esenyurt’da 10 gün,

Sultangazi’de 3 gün daha kirlilik yoğunluğu günlük sınır değeri geçerse, bu 3 bölgede yaşayan insanların yılın geri kalanında kirli havaya tolerans payı sağlık açısından kalmayacak. 

Bu tablo gösteriyor ki hava kirliliğinin kaynağı bireysel aktiviteler değil varolan düzen… Enerji, üretim ve şehir politikalarında köklü bir değişikliğe gidilmedikçe; temiz enerjiye yönelmedikçe hava kirliliğinin azaldığından söz edebilmek maalesef mümkün olmayacak

*Bu değerlendirme, Ocak 2020 verilerini kapsamamaktadır. Bu veriler dahil edildiğinde, söz konusu 3 ilçe için yıllık tolerans payının çoktan aşılmış olma ihtimalini de göz ardı etmemek gerekir.

Gökhan Ersoy
Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Proje Sorumlusu