Türkiye, Kasım ayında Antalya’da COP31’e ev sahipliği yapacak. Türkiye’nin COP31 Başkanlığı konferansı, iklim taahhütlerinin uygulanmasına odaklanan bir uygulama COP’u olarak tanımlıyor. Yani taahhütlerin eyleme dönüşmesinin öneminin altı çiziliyor. Başkanlığın öncelikleri arasında yeni iklim hedefleri ve enerji dönüşümü bulunuyor.

Ancak Türkiye’nin iklim politikası ile sahadaki enerji tercihleri arasındaki çelişkiler hâlâ çözülmüş değil. Kömür, elektrik üretimindeki yüksek payını koruyor. Ülkenin kömürden çıkış için hâlâ bir takvimi bulunmuyor. Ülkelerin iklim hedefi söylemleri ile gerçekleşen politikalar arasındaki uyumu ya da uyumsuzluğu takip eden Climate Action Tracker, Türkiye’nin mevcut politikalarını 1,5 derece hedefiyle uyumlu bulmuyor ve ülkenin kömür politikaları konusunda yanlış yöne ilerlediği değerlendirmesinde bulunuyor. 

Türkiye bir yandan iklim hedeflerini büyütme taahhüdü verirken diğer yandan kömür ekonomisini doğrudan ve dolaylı teşviklerle ayakta tutmaya devam ediyor.

Kömürden adil ve planlı bir çıkış takvimi oluşturulmuş da değil.

Türkiye’nin kömür ekonomisi bugüne dek çoğunlukla sera gazı emisyonları, hava kirliliği ve halk sağlığı ihlalleri üzerinden tartışıldı. Oysa iklim krizinin kuraklık ve su stresiyle kendini her geçen gün daha şiddetli hissettirdiği Türkiye’de, kömürün yarattığı en derin ve telafisi imkânsız krizlerden biri yer altı ve yer üstü su kaynaklarında yaşanıyor. Kömürlü termik santraller devasa soğutma suyu ihtiyaçlarıyla havzaların can damarlarına bağlanırken, linyit ocakları da kömüre ulaşabilmek uğruna akiferleri parçalıyor ve yer altı sularını tahliye ederek su döngüsünü felç ediyor.

Araştırmamız, görünmeyen su gaspını ve havza tahribatını merkezine alıyor.

İlk durağımız Muğla. Turizmle, kıyılarıyla ve yaz aylarında nüfusu katlanan Bodrum’la bilinen Muğla aynı zamanda Türkiye’nin kömürlü termik santrallerden elektrik üretim merkezlerinden biri. Yatağan, Yeniköy ve Kemerköy santralleri yıllardır bölgedeki linyit kaynaklarından elektrik üretiyor. Araştırmamızın ortaya koyduğu tablo ise basit bir su kıtlığı hikâyesinden daha karmaşık: Muğla’da yalnızca su azalmıyor; suyun kim için, hangi önceliklerle ve hangi bedeller karşılığında kullanılacağı da termik santraller ve kömür madenlerinin zorlamasıyla yeniden belirleniyor.

Muğla’daki su kaynakları üzerindeki baskı büyürken, Yatağan Termik Santraline yılda yaklaşık 20,5 milyon, Yeniköy Termik Santrali’ne ise yaklaşık 16 milyon metreküp su tahsis edilmiş durumda. Bu iki santrale ayrılan yaklaşık 36 milyon metreküp su, araştırmamızdaki hesaplamaya göre Bodrum ve Milas’ın toplam yıllık su kullanımının üzerinde.

Üstelik mesele yalnızca santrallerin doğrudan tükettiği su değil. Açık ocak linyit madenciliği, kömüre ulaşabilmek için yeraltı suyunun pompalarla uzaklaştırılmasını gerektiriyor. Muğla’nın Karacahisar ve Turgut gibi kömür havzalarında yakın belde ve köylerinde yaşayan insanlar, eskiden yüzeye yakın olan suların çekildiğini, kuyuların derinleştiğini, pınarların ve derelerin kuruduğunu anlatıyor. Video serimizde bu değişimi, suyun kaybolduğu yerlerde yaşayan insanların tanıklıkları üzerinden izliyoruz.

Bunun sonucu yalnızca daha pahalı ya da daha düzensiz su erişimi değil.

Tarım alanları kuruyor, kuyular derinleşiyor, insanlar tankerlerle su taşımak zorunda kalıyor. Bir yandan termik santrallere su tahsis edilirken, diğer yandan bu açığı kapatmak için yeni barajlar ve yeni su kaynakları yaratılması planlanıyor. Muğla araştırmamızda, bu yaklaşımın Kayaderesi Vadisi gibi yeni ekolojik ve toplumsal maliyetler yaratabileceğini de izliyoruz.

Altı kısa videodan oluşan serimiz, bu büyük tablonun içindeki insan hikâyelerini görünür kılıyor: Bodrum’un su sıkıntısından Karacahisar’da kuruyan kuyulara, Turgut’un kaybolan pınarlarından Ören ve İkizköy’de kömür madenciliğinden etkilenen yaşamlara uzanan hikâyelerde aynı sorunun farklı yüzleriyle karşılaşıyoruz: Su gerçekten mi yok, yoksa mevcut su kaynakları farklı öncelikler için mi ayrılıyor?

İkinci etapta araştırmayı Elbistan Havzasına taşıyoruz.

Afşin-Elbistan’da da benzer bir tablo, çok daha büyük ölçekte karşımıza çıkıyor. Ceyhan Nehrinin doğduğu bu havzada Türkiye’nin en büyük termik santralleri arasında olan Afşin-Elbistan A ve B Termik Santralleri ve onlara linyit sağlayan dev açık ocak maden işletmeleri.

Birçok nehrin doğduğu, yer altı suları bakımından zengin havzadan kömürü çıkarabilmek için yeraltı suyunun sürekli pompalanarak maden işletmelerinden uzaklaştırılması gerekiyor. Madenler için yapılan su drenajı, maden çevresindeki hidrojeolojik sistemleri de bozuyor ve tüm ovanın yer altı suları madenlere doğru akıyor.

Araştırmamız için görüştüğümüz bölge sakinleri, eskiden kolayca erişebildikleri sulama ve içme sularına bugün yüzlerce metre sondaj yaparak ulaşabildiklerini anlatıyor. Yeraltı suyundaki düşüş, Ceyhan’ı ve Hurman Çayını besleyen küçük pınarların da kurumasına yol açıyor.

Suya daha derin yer altı sondajlarıyla ulaşmak, kabarık elektrik faturaları anlamına geliyor. Bu yüzden Elbistan’da en çok karşılaştığımız sorun, suya erişim güçleştikçe yerel yaşamda meydana gelen zorunlu dönüşüm. Kimi köylerde tarım desenleri bozuluyor, kimi köylerin sakinleriyse önce tarımı sonra köylerini terk etmek zorunda kalıyor. Görüştüğümüz çiftçiler derin sondajların yol açtığı, milyonları bulan elektrik faturaları yüzünden birçok çiftçinin tarlalarına ürün ekmekten vazgeçtiğini aktarıyor.

Araştırmanın üçüncü bölümünde ise bu soruyu Türkiye ölçeğine taşıyacağız. Kömürlü termik santrallerin su kullanımı, linyit madenciliğinin yeraltı sularını uzaklaştırması ve su tahsislerinin nasıl yapıldığı üzerinden, Türkiye’nin kömür ekonomisinin su bilançosunu anlamaya çalışacağız.

COP31’in iklim taahhütlerini uygulamaya geçirme iddiası üzerinden tartışılacağı bir dönemde, mesele yalnızca Türkiye’nin ne kadar emisyon azaltacağı değil. Hangi enerji sisteminin sürdürüldüğü, bunun için hangi kaynakların feda edildiği ve iklim krizinin etkilerine karşı daha dayanıklı hale getirilmesi gereken su kaynaklarının adaletli politikalarla bölüştürülmesi de iklim politikalarının birer parçası.